Postmodernizm Ve Kendine Karşı Olmak

Gece Gündüz
A A

Postmodernizm kavramı, modernizm sonrası ve ötesi anlamında bir tanımlama olarak kullanılmakta olup, modern düşünce sistemine ve kültürüne ait temel kavram ve perspektiflerin sorunsallaştırılmasıyla ve hatta yadsınmasıyla birlikte yürütülmektedir. Temelde, Postmodernizm olarak anılan düşünce ve pratiklerin çoğunun II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkmakta olduğu görülür. Özellikle 1960’lı yıllardan itibaren, Fransa’da görülen teorik çalışmaların ve felsefi tartışmaların sonucunda, Postmodernizm, felsefi olarak da kendini ifade etmeye başlar. Özellikle, Fransız filozof ve edebiyat teorisyeni Jean François Lyotard, 1979 yılında yayımlanmış olan kitabında; modernizmin-sonrası ya da ötesi olarak algılanan süreci, Postmodern Durum olarak tanımlar. Postmodernizmin düşünsel felsefi arkaplanını oluşturanlardan biri de Postyapısalcı felsefedir. Bu dönemde modernite açıktan sorgulanmaya başlanmıştır. Ve tüm modernist gelişmelere rağmen, modernizmin artık insanın bazı problemlerine çözüm olamayacağı anlaşılmış; bilim, teknoloji, sanat, siyasal özgürlükler adına yapılan her şeyin ortak amacı ilerleme ve insanın özgürleşmesi olmasına rağmen, oysa varılan sonuçların öyle olmadığı açıklık kazanmıştır.

Unutulmamalı ki; Lyotard’a göre postmodern durum, hem maddi koşullardaki değişimleri hem de düşünsel alandaki kopuşları içeren bir süreci ifade eder. Buna yol açan her şeyden önce derin bir inançsızlık hali ya da başka bir değişle “kökensel bir kuşku”dur. Burada söz konusu olan Modernite’nin ya da Modernliğin meşruiyetine dair bir kuşkudur ve tüm bir modern projenin kendisine ve temel nosyonlarına yöneliktir. Lyotard, bu kuşkunun izlerini sürer ve anlamlandırır. Buna göre artık “Büyük Anlatılar” olarak adlandırdığı modernizme ait bir düzine temel kavramın (İlerleme, Aydınlanma, Rasyonellik, Evrensellik vb.) inandırıcı olmadığı tespit edilir.

Ama tüm bunların toptan reddi doğru da değildir, çözüm de değildir! Buna yazının ilerleyen bölümünde değineceğim.

Burada eklemek isterim ki; Karl Raimund Popper’in ortaya koymuş olduğu yanlışlanabilirlik ilkesi adlı “bilimsel yöntem”i de, postmodern bir mantığa işaret eder. Postmodernizme gelene kadar, hep bir şeylere anlam verme çabası içinde olan insan, artık fazla bilgiden bunalmış ve kafası karışmış, modern değerler artık fazla değerlendirildiğinden bir nevi enflasyona uğramıştır, doğruluğu “yadsımak” ta bulmak da, aynı yapısökümcülük ve analitik felsefe gibi buna karşı bir çözüm arayışıdır. Dolanımda bulunan dolayımlı gerçeklerin miktarıyla, gerçeklerin toplamı arasındaki açığın büyümesi nedeniyle ortaya çıkan ve gerçeklerin değerinin toptan yükselişi, dolayımlı gerçeklerin yani “metaforlar”ın değerinin düşmesi biçiminde kendini gösteren sosyal bir kriz sürecidir bu.

Sorun şu ki, insan modernizmdeki çılgın ilerleyişinden sonra, daha eski dönemde yaşayan insana göre birçok rahatlığa kavuşmuş, ama aynı anda da yeni sorunlar üretip, büyük bir umutsuzluğa sürüklenmiş olup, çareyi zıt taraflarda aramaktadır ve insan artık “kendine karşı olan insan” ve “umursamaz insan” haline gelmiştir. Teknolojinin hızlı ve kontrolsüz gelişimi de bazı sorunları beraberinde getirmektedir. Bilim hızlı olmaktan ziyade, yavaş ve emin bir şekilde ilerlemelidir. Bilim, hızla ilerlemeye odaklanmamalı ama biriken sorunları azaltılarak kontrollü gelişmelidir.

Yani, sosyal anlamda da huzur aranıyorsa, insan olarak eğer kendimize ve hayata dair olan değerlerimize, zamanımıza, şu geçici yaşamımıza kast etmiyorsak, sevelim, sevilelim, ilişkilerde egoizmden vazgeçelim, kendimizi tümden haklı görmeyelim ki (bu modernist hırslardandır), tümden de yadsımayalım (bu da postmoderni de aşma hatası yani, nihilizmdir).

Sonuç; modernist hırslar da, nihilizm de bir aşırılıktır. Ne geçmiş, ne gelecek, önemli olan; anı yaşamaktır. Hülasa; yol ortadadır ve Üstad Yunus Emre’nin de dediği gibi; “Sevelim sevilelim, Dünya kimseye kalmaz”…

Aytaç Atlas

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...