Koltuk

Gece Gündüz
A A

Koltuk

“Ay dolunay dalgın gecede
Ay büyüyor tam yüreğimde
Suskunum ben söyleyemem…”

Evden dışarı çıkmayı yıkanmakla koşulladığı sürece bir kaç hafta daha bulunduğu koltuktan ayrılamayacak olduğunu anlamıştı ki kapının sesine irkildi. Açmayacaktı, daha önce de açmamıştı fakat sayı arttıkça kendisi adına duyulan endişenin de arttığının farkındaydı. Kapıyı hangi süredir açmadıysa, telefonu da o kadar süredir kapalıydı, ne kadar daha açmayacaksa o kadar daha…

Sessiz bir gecenin ortasında tek başına yürüyordu boş sokaklarda, zaten bulunduğu yerde sokakların boşalması için gece olmasına da gerek yoktu, dokuzdan sonra hayat yoktu. Sessiz bir gece, her gece sessiz bir gece. Kısa süre önce bu sokaklardan birinde, duvarda ki bir yazı çekmişti dikkatini. Şimdi haftalardır oturduğu bu koltukta o duvarda ne yazdığını anımsamaya çalışıyordu. Uzun süren uğraşların ardına cevaplayamadığı onlarca soru daha eklemesiyle beraber sinirlendi. Üzerinden çok zaman geçmeden duvarla birlikte evden ne için çıktığını da unutmuştu, bir süre sonra evden çıktığını da. Önceleri ara verdiği bir başka noktadan devam etti bu kez düşünmeye, salonda adım atacak yer kalmamıştı şişelerden. Dumandan gözünü açamıyor, koku dahi alamıyordu. Sahi neden bu koltuğu kendi yaşam alanı ilan etmişti? Aralarında en parlak olanı buydu, ne diyordu o kısa saçlı kadın bu koltuk için? Sadece parlak bir koltuk ki artık pek de parlak sayılmaz. Kendince ne anlamlar yüklemişti bu koltuğa, birisi de oldukça dar olduğunu söylemişti sevişmek için. Suratlarını düşündü bir süre, bir süre de son şişesini kaldırmak için kaç şişeye daha ihtiyaç duyduğunu. Çok değil geçen gece yine aynı noktada sızdığında bağırarak uyanmıştı, anlatacak kimse olmadığından bir kaç küfür saydırıp çekmişti yorganı üstüne. “İnsan hem kendini vurup hem de kendini vurmaktan yargılanır mı hiç.” Böyle aptalca bir rüyayı ancak kendisinin görebileceğini düşünüp bir kaç küfür daha savurdu uyumadan.

Gelen seslerle birlikte irkilip uyandığında zar zor açtığı gözlerini pencereye yöneltti, Ankara’ya varmıştı. Hemen ayağıyla önünde duran çantasını yokladı. Pek arkadaşı kalmamıştı Ankara’da artık, çok sık da gelip gitmiyordu. “İnsanın bir şehirde geçirdiği güzel günlerin sayısı ne kadar az olursa, o şehre o kadar az gelip gidiyor” diye geçirdi aklından. Doğduğu, büyüdüğü şehir olmasına karşın üç beş güzel gün geçirmişti burada. Belki onlarca fakat onlarcasının üzerine üç beş güzel gün. O günleri de Karaburun’da tüketmişti. Şimdi bir dalgalı saçlar vardı aklında, bir de kıyıya vuran dalgalar. Hiç ayak basmadığı şehirlerin de olduğunu fark edince, yine ilk olarak kendisi saçma buldu bu düşünceyi. Kalabalıkla beraber ayağa kalkıp çıkışa doğru yöneldi, dalgın görünüyordu. Kapıdan dışarı attığı adımla beraber aldı ilk darbeyi, soğuk sert bir yumruk gibi çarpmıştı suratına. Yine kalabalıkla beraber hareket ederek metronun yolunu tuttu. İndiğinde artık kalabalığın içerisinde tek başına hareket etmesinin vakti gelmişti. Metro çıkışından sonra soğuğun da etkisiyle çok ilerlemeden bulduğu ilk bara oturdu. Yalnız geçirdiği günlere bir yenisini daha ekliyordu. Uzun bir süre sonra karnının acıktığını hissettiğinde, atıştıracağı bir tostun ona geçmişle beraber birçok şeyi anımsatacağını düşünmemişti. Oturduğu yerden bir kafeyi kestirmişti gözüne. En azından camının önünde yalandan da olsa bir kaç saksı ve içerisinde solmuş birkaç çiçek vardı “Bu soğukta solmuş birkaç çiçek…” Anımsamaya mı başlamıştı yoksa saçmalamaya mı? Düşünmek için fırsat vermedi kendine, acıkmıştı, vakit kaybetmeden parayı ödeyip dışarı çıktı. Hızlı adımlarla ilerleyip o kafeye vardığında, kendine sövmekten alıkoyamadı kendini, “Bir tost için bir binanın en üst katına çıkmak.” Böyle aptalca bir tercihi ancak kendisinin yapabileceğini düşünüp bir kaç küfür daha savurdu oturmadan. Bu kez yüzüne vuran sıcaklık alkolün de etkisiyle rahatlattı tüm vücudunu. Siparişini verdi ve kafasını yavaşça masanın üzerine bıraktı…

İki doğrunun birbirine paralel olabileceğinden dahi şüphe ettiği bir noktada, tam iki yüz altmış dokuz gün sonra araladı bu kez gözlerini, uzun bir koşuşturmanın ardından bir binanın bodrumundaydı. Vücudundaki yanmaları umursamadan çantasına yöneldi. Işığı açmamıştı, el yordamıyla çıkardığı not defterine:

“Önce saçlarını hatırlarım diye düşünmüştüm geçen on dört sene içerisinde, yanıldım, masaya bırakılan çayla beraber dikkatimi çekti eli, kafamı kaldırdığımda gülümseyişinden tanıdım. On dört sene içerisinde on dörtten fazla telaffuz ettim adını, on dörtten fazla yazdım, “Ya sen” diyemeden ayrıldım oradan, önce saçlarını hatırlarım sanmıştım, yanıldım” diye not düştü.

Nefesini kesen dumanla birlikte yavaşça doğruldu koltuktan. Kafasının ağırlığını hissetti tüm vücudunda. İpe dayalı bir kalem ağırlığın içerisinde hareket etmeye başladığında, önce o günü hatırladı. Binadan ayrılıp tekrar dışarıya çıktığında yeniden karışmıştı kalabalığa. Sokaklar bu kez aydınlık, hayat yansımış sokağa. Bağıranlar, koşuşturanlar arasında bir kedi takıldı önce gözüne, yürüyemiyordu kedi. Yanına yaklaştığında farkına vardı göremediğinin. Bir kadının çığlığıyla irkildiğinde kediyi almak için son bir hamle… Kafasını çevirdiğinde artık koşmasına gerek kalmadığının farkına vardı, tüm vücudunun çözülmesiyle beraber bıraktı kedinin yanına kendini. Yediği darbelerle beraber düşünürken, beyninde istemsiz birkaç soru; “Kaçımız göremez olduk aydınlık günleri görebilmek adına? Kaçımız daha göremez olacağız? Kaç genç ayrıldı aramızdan? Kaç çocuk? Kaç insan? Sahi kaçımız daha ayrılacağız insan gibi yaşamak adına?” Kafasını koruduğu iki elinin arasından, duvardaki o yazı çarptı yine gözüne, büyük harflerle yazılmış, sonunda harflerden de büyük bir ünlem; “DUVARLAR HALKIN MATBAASIDIR!”

Anıl Alkan

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...