Yürüyüş

Gece Gündüz
A A

Issız bir sokak… Kırık dökük sıvalı evler. Başını her kaldırdığında sokak lambaları göz kırpıyor. Yaprakları tek tek dökülmüş çınar ağaçları. Parkın farklı yerlerine dikilmiş yıllar önce. Ve yağmur damlaları… Sokak lambasına doğru bakmasa, hissetmeyecek neredeyse düşüşlerini. Ağaçlar çok garip şekilde ıslanmış bu kez. Sanki yağmur damlaları üstten dökülmemiş de ağacın içinden dışarı doğru sızmış gibi. Gözyaşı ile yağmuru birbirine benzetenlerin en büyük hatası budur aslında. Birisi oluşur ve düşer, diğeri birikir ve sızar. Yağmur damlaları yenilenmektir, temizlenmektir. Gözyaşları ise tortu gibidir ve artıktır.

Bunları düşünerek ve ağır ağır yürüyerek geçiyordu sokaktan. Parkın ıslak banklarına baktı, “Yaz olsa ne güzel bir gölgelik olurdu şimdi burası.” diye geçirdi içinden. Gördüğü her şeyin en olumlu halini düşünüp içlenmek konusunda üstüne yoktu. Sıcak günlerde serinliklerden, hasta iken sağlıklı zamanlardan, kederli anlarında mutluluktan dem vurur ve başka bir insana gerek kalmadan, kendine zindan ederdi dünyayı. Başkasına telkinde bulunuyor olsa “en iyi dost” olabilirdi ama kimsesi olmayan birine, iyi şeyler düşünmek de haramdır bu garip dünyada.

Pantolonu daha az ıslansın diye, bankın oturulacak yerlerine ayağıyla basıp yaslanılacak yerlerin üst kısmına oturdu. Bir iz arar gibi dolandı gözleri ayaklarının yanlarında. Bolca, sağ ve soluna birer harf iliştirilmiş kalpler buldu. İsimleri tek tek tahmin etti. Hasan ile Merve… Tolga ile Selma… Ne önemi vardı isimlerin. Mutlu insanlar vardı şehirde. Hem güzel duyguları hem de çoğul ekleri vardı artık.

Tüm yalnızlığı sırtında hissetmeye başlarken bir hıçkırma duydu. Ses derinden geliyordu ama çok yakındaydı sanki. Etrafına bakındı ve onu gördü. Bina giriş merdivenlerinin, evin dış duvarından içeride olduğu, yağmurdan etkilenmeyen bir kapı önünde oturuyordu. Kadını fark ettikten sonra, sadece dertli olma konusunda da yalnız olmadığını fark etti adam. Bu tip fark edişler; geceyi daha karanlık, dünyayı daha küçük, odasını daha dar kılıyordu. Bir anda bakmak için kafasını kaldırdığında, gözyaşlarını silerek kendisine doğru yürümeye başladığını gördü kadının. Şaşırdı ve gözleri büyüdü önce; sonra “Yok yahu başka bir yere gidiyordur.” dedi içinden ve gözlerini kaçırdı. Ama durduramıyordu pır pır etmeye başlayan yüreğini. Bir kez daha kontrol etti ve çok yakınındaydı artık. Emin oldu artık onun yanına geldiğinden.

“Nasılsın?” dedi kadın. Sanki kırk yıllık ahbabı gibi sormuştu. Çok tanıdık ve çok samimi… Bunu hiç beklemiyordu. Pır pır eden yüreği yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. Atışını parmak uçlarında, hafif kepçe olan kulaklarında ve midesinde hissediyordu. Bu samimi yaklaşıma aynı samimiyetle cevap verecekti. Çünkü bıkmıştı, “iyiyim” isimli ve dünyanın en çok kullanılan maskesinden. Bu kez takmak istemiyordu o maskeyi. “Gördüğün gibi, yağmur altında bankta oturan yalnız bir adam nasıl olursa öyleyim işte.” dedi. Kendisine sorulsa aynı cevabı vereceği için çok iyi anladı ve yanına oturmak için izin istedi kadın. “Lütfen.” dedi adam. Hem nezaketinden hem de artık birinin gerçekten yanında olması gerektiğinden. Bir yalvarıştı o “Lütfen.” O, sadece bir rica değildi onun için. Yalnızlık zincirlerinin kırılması için gereken gücün kaynağı, yalnızlık duvarlarının yıkılması için gerekli olan taştı o “Lütfen.” Aynı, adamın oturduğu şekilde oturdu banka kadın ve aynı baş harfleri o da gördü.

“Neden ağlıyordun?” dedi adam. “Yağmurlu havada, evin dışında ağlayan bir kadın neden ağlarsa ondan ağladım işte.” dedi kadın. Tebessümler… “Nasılsın?” sorusunu bir merhaba olarak almış ve kendi adına bir “Memnun oldum.” demişti. Sonra birden anlatmaya başladı adam. O an ne atlatsa dinleyecekti kadın. Çünkü ikisi de adı gibi biliyordu, o an sadece ama sadece konuşmanın ve dinlemenin kendilerine iyi geleceğini. İkisi de sohbetin, bir ışınlanma aracı gibi onları bir anda oradan ve o ruh halinden alıp huzurlu yeşilliklere, dingin maviliklere, kendilerini nerede mutlu hissedecekler ise oraya götüreceğini düşünüyorlardı.

“Bir şirkette çalışıyorum. Torpille girdim yoksa beni hayatta kabul etmezlerdi. Uluslararası, büyük ve kurumsal bir firma. Bazen gerçekten inanmıyorum orada çalıştığıma. Çalıştığım pozisyonda olmak isteyen binlerce meslektaşım vardır belki ama ben henüz bir ayrıcalığını göremedim. Zaten bir ayrıcalık peşinde de değildim. Babamın yıllar önce yardımına koşan bir dostunun büyük kıyağı işte. Bir düzen getirdiği doğru, evet ama bu düzen bir iç rahatlığı getirmiyor ki…” Birden durdu adam. Anlatırken başka yerlere bakıyordu ama bir anda kadına bakınca, gözlerinin içine bakan ve çakmak çakmak yanan iki ela göz gördü. Her kelimeyi çok dikkatli dinleyen, bir sonraki cümleyi kurmaya bakışlarıyla teşvik eden, konuşmanın hiç bitmemesini isteyen iki ela göz… Kendi gözleri de elaydı ama böyle etkileyici bakışları ilk kez görüyordu adam. “Neden durdun?” diye sordu kadın. “Ben böyle konuşkan biri değilimdir aslında.” dedi adam utanarak. “Tahmin edebiliyorum ama lütfen devam edin.” dedi kadın. Bu “Lütfen”i bir yerden hatırlıyordu. Anlatmaya devam etti…

Adam anlattıkça anlatıyor, arınıyor, hafifliyor, kabuğundan kurtulan yavru bir kuş gibi yeniden doğuyordu sanki. Kadın da dinledikçe iyi hissediyor, bazen yorum yapıyor hatta arada tutamayıp kahkahayı patlatıyordu. Adamın küçük eksiklik ve saflıklarıyla alay ediyordu kadın, sonra da alaycı bir kahkaha atıyordu. Hani omuza atılan ve “Takılıyorum kızma sakın.” anlamındaki, tokat gibi bir bakış atıyordu kahkahanın sonunda. Adam kızmak bir kenara, daha bir farkına varıyordu kendinin ve iyileşiyordu adeta…

Soğuk havada sadece ceketini değil hayatını da sarıyordu kadının üzerine adam. Ve teşekkürler alıyordu, ceket yerine onlara sarılıyordu gecenin soğuğunda. Ama asıl içini ısıtan çakmak çakmak yanan gözleriydi. Birden bir sessizlik oldu, benzer bir kahkahanın ardından. İkisi de yere bakıyordu. Yağmur durmuş, hafif bir rüzgâr başlamıştı. Yerdeki ıslak yaprakları kıpırdatamıyordu rüzgâr. Kadına bakmak için kafasını kaldırdığında, kadının ona baktığını gördü. Gülümsüyordu kadın. Sol gözünden bir damla yaş süzülüyordu aynı anda. “Neden ağlıyorsun?” diye sormadı adam, kendi gözündeki yaşı silerken. Birden adama sarıldı kadın. Hıçkırıyordu. Adam, üşümüş ellerini sırtında gezdirdi ve hafif vuruşlarla rahatlatmaya çalıştı kadını. Kendi yaşları ise ceketinin üzerine akıyordu.

“Geç oldu, ben gideyim artık.” dedi kadın, burnunu çekerek ve yaşlarını silerek. “Ceket için teşekkürler.” diye ekledi ve elini uzattı kadın. Adam tüm nezaketiyle ayağa kalktı ve kadının elini sıktı. “Adınızı bilmiyorum ama ben de çok teşekkür ederim.” dedi adam. “Şimdilik böyle gizemli kalsın. Evim burası ve buralardayım hep.” dedi kadın ve sokak lambasının altından geçerek eve doğru yöneldi. Kadın tam içeri girecekken peşinden koştu ve durdurdu adam. “Bu kez ben çok konuştum. Bir dahaki görüşmemizde lütfen siz anlatın olur mu?” diye bir anlaşma metni koydu ortaya adam. O sıcacık gülücüğüyle, “Tamam anlaştık.” dedi kadın ve bina kapısından içeri süzüldü.

Adam, kapının önünde bir dakika kadar durdu sırıtan bir yüzle. Başı dönüyordu bir taraftan da. Üşüdüğünü hissediyordu ama kulakları kıpkırmızı olmuştu heyecandan. Ceketini giymeden önce kokladı adam. Sırıtan suratında huzur dolu bir gülümseme oluştu. O gülümsemeyle ve artık farklı bir insan olarak yürümeye başladı karanlık sokağın içine doğru. Kadının, o koklayışı ve yüz ifadesini pencereden görüp gülümsediğini bilmez bir halde…

Alper Kaya

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...