Yarı Yol Spor – II

Gece Gündüz
A A

Büyük bir heyecanla uyandı. Güzelce kahvaltısını yaptı. Televizyondan öğrenmişti sporcular için kahvaltının en önemli öğün olduğunu. Hayri Bey, babası ve o, tesislere doğru yola çıktılar. Yüreği ağzında atıyordu, kaçıp gitmesin diye aklındaki onlarca soruyu soramıyordu. Tesise vardıklarında etrafta hem yaşça hem de fiziksel olarak kendisinden büyük futbolcular vardı. Ayardır birlikte vakit geçirmiş, birbirlerinin isimlerini bilen ve sürekli kahkahalar atan neşeli çocuklardı. “Bir takımda oynamak, böyle bir etki yapıyordu demek.” diyordu kendi kendine…

Kendisi gibi o gün ilk kez gelen iki çocuk daha vardı. Bir düdük sesi geldi uzaktan. Takımın orta yaşlı hocası, ilk kez gelen üç çocuğu yanına çağırıyordu. Koştura koştura gittiler. Can’ın ayakları titremeye başladı. Bu heyecanı gören kıdemli çocuklar, birbirlerini dürtükleyip gülüyordu yeni gelenlerin bu toy hâllerine. Hoca yeni gelenlere hangi mevkilerde oynadıklarını sordu. Can gururla “Forvet!” dedi. Önce antrenman yapacaklar, ardından en yakındaki amatör futbol takımının yıldız takımıyla maç yapılacaktı. Takıma geldiği ilk gün maça çıkma ihtimali bir kat daha heyecanlandırdı Can’ı. Bu ihtimalin gerçeğe dönüşmesi için antrenmandaki hareketleri eksiksiz yapıyor, toplara daha bir isabetli vurmaya çalışıyordu.

Maç başladı. Karşılıklı goller oluyor, çetin bir mücadele yaşanıyordu. İkinci yarının ortasında, skor 3-3 iken antrenör Can’ın dakikalardır sabırsızlıkla beklediği hareketi yapıp yanına çağırdı. “Sol açıkta oynayacaksın, içeri koşular atmanı istiyorum.” dedi. Can, hevesle dinledi “Tamam hocam.” dedi ve maça girmeden ağız dolusu su içti. Hem sıcaktı hem de heyecandan kuruyan dilini damağını ıslatmazsa yutkunamayacaktı. Değiştiği arkadaşı göz kırptı çıkarken ve “Hadi oğlum!” dedi. Çok farklı bir sorumluluk hissi oluştu içinde. Yüzünde oluşan tebessüm, bu hissin mutluluğunun yansımasıydı.

Uzun bir top geldi, güzel bir kontrol yaptı, koşmaya başladı kaleye doğru ama herkes duruyordu. Sağa sola bakıp o da durdu. Sonra takımın as oyuncusu olan forvet Erdem, “Ofsayt kardeş, ofsayttaydın.” dedi. Mahalle maçlarında hiç yoktu bu kural! Yüzü kıpkırmızı kesildi. Erdem, en temel forvet oyuncusu bilgisini verdi Can’a. “Defans oyuncularının önünde kalmamaya çalış.” dedi. Buna dikkat ederek oynamaya devam etti.

Orta sahaya doğru yaklaşan Erdem, rakip defans oyuncuyu üzerine çekti ve ileride geniş bir boş alan oluşturdu. Bu alana attığı ara pasa Can çılgınlar gibi koşmaya başladı. Topu kontrol etti ve kaleye bakmak aklına bile gelmeden en sert vuruşunu yaptı. Top, kalecinin solundan kaleye gitti ve gol… Oyuna gireli daha 10 dakika olmuşken gol atmıştı. Arkadaşlarının kafasına neden o kadar sert vurduğunu sonradan öğrenecekti. Takımın böyle bir âdeti varmış. İlk golünü atan oyuncuyu adeta pişman edercesine tebrik ederlermiş. Tebrikleri(!) kabul ettikten sonra tribüne baktı. Babasının gözlerinin içindeki parıltıyı gördü. Evladıyla gurur duymak denilen şey, o parıltıydı işte.

Maçı 4-3 kazandılar ve başta hocası olmak üzere tüm arkadaşları, maçtan sonra daha sakin bir şekilde tebrik ettiler Can’ı. Dört gün sonraki antrenman saati söylendi ve takım dağıldı. Can, hemen babasının yanına gitti ve kocaman sarıldı. O yıllardaki en büyük hayalinin gerçekleştiği düşüncesiyle ona bu şansı veren iki insana şükranlarını sundu. Eve döndüğünde annesi ve abisine olanları büyük bir heyecanla anlattı. Akşam yemeğinde tabağında bir parça bile bırakmadı. Artık güçlenmeli ve yediklerine çok dikkat etmeliydi. Maçı kurtaran futbolcu olmuştu. Hem de ilk maçında başarmıştı bunu.

Maçtan iki gün sonra anne ve babası memlekete gitmişti. 10 gün şehirde olmayacaklardı. Can, dört gözle beklediği antrenmana abisiyle gidecekti. Yaz mevsiminin en sıcak günleri yaşanıyordu. Normalde de fazla terleyen Can, tesislere gidene kadar bitkin düşmüştü sıcaktan. Antrenman başladı; düz koşu, açma-germe egzersizleri, istasyon çalışmalarından sonra toplu idmana geçildi. Hem hocada hem de takım arkadaşlarında farklı bir hava vardı o gün. 4 gün önceki sıcak yaklaşımdan, aşırı tebriklerden eser yoktu. Kimse onunla konuşmuyor, sahada yokmuş gibi davranıyorlardı. Toplu antrenmana geçildiğinde hocası Can’a bir top verdi ve kenarda olması gerektiğini söyledi. Bitkinliği ve yorgunluğuna bir de moral bozukluğu eklendi.

Kerem, kardeşini sıcağın beyninde, tek başına, takımdan ayrı topla oynadığını görünce deliye döndü. Antrenmanın bitmesini bekledi. Otobüse binip anne babası yokken kaldıkları halalarına gidene kadar sinirini kardeşine yansıttı. Hocasına ve takım arkadaşlarına demediğini bırakmadı. Öyle sinirliydi ki evde halasına da şikâyet etti durumu. Küçük yeğenine kıyamayan halası ve daha ilk antrenmanda olan olayın her zaman devam edeceğini düşünen abisi, bir daha antrenmana gitmesini istemediler. Henüz kendi kararını söylemenin; asilik, şımarıklık sayıldığı yaşlardaydı. O yıllar öyle yıllardı.

Bir süre akşamları dışarı çıkmadı Can. Abisi, akşam çok heyecanlı bir mahalle maçı olduğunu, onun mutlaka oynaması gerektiğini söyledi ama en ufak bir heyecan oluşmadı içinde. Yeni ayakkabılarını, ayakkabı dolabının en arka taraflarına yerleştirdi. Çünkü o ayakkabıları her gördüğünde uzun yıllar yürüyebileceği ama bir şekilde yarım kalan “Yol”u, Yol Spor’u hatırlıyordu. Öyle ki bugün bile şehir merkezine giderken önünden geçtiği tesislerden gözünü kaçırıyordu.

Tüm yaşananlara rağmen Can, o yeni ayakkabıların ayakkabı dolabından özenle alınıp babası tarafından hâlen saklandığını hiçbir zaman bilmeyecekti.

Alper Kaya

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...