Mahkum

Gece Gündüz
A A

Sert bir tokmak sesiydi duyduğu. Tahtanın tahtaya değmesinden bu kadar ses çıkabileceğini bilmiyordu. Kulağına gelen ses, yitip giden geleceğinin, uçuruma yuvarlanırken yaşadığı dehşetin çığlığıydı. Sesin, bu kadar kısa sürede kesilmesinin sebebi de açıktı, hemen çakılıvermişti uçurumun dibine. Bu anda fizik kuralları işlemiyor; kaybedilen, uçurumdan düşen şeyin büyüklüğüne göre, üzerindeki çekim kuvveti de o kadar fazla oluyordu. Bir insanın geleceği yavaşça düşemezdi uçurumdan…

Karar yüzüne okunurken bulanıktı her şey. Sadece hâkimin yüzünü net görüyordu. Onda da kararı çabuk çabuk okuyup bekleyen davalara bir an önce geçme aceleciliği vardı. İyi şeyler beklemiyordu tabii ama karanlığa bu şekilde gönderilmek iyi gelmemişti.

İki jandarma erle birlikte hastaneye gitti. Bu uzun yolculuğu, çok kısa süreliğine de olsa çekilir hâle getiren, hemşehrisi olduğu erin sıcak memleket sohbetiydi. Rapor alınıp cezaevi yoluna düşüldü. Evrak işlemleri de tamamlandıktan sonra hücresine getirdiler. Her mahkûma aynı, inandırıcılıktan uzak bir ses tonu ve belki de en ümitten uzak dua olan “Allah kurtarsın,” onun da kulağına fısıldandı.

Karanlığın en zor ve ıstırap dolu anları ilk dakikalarıdır. Vücut, duyu organları, ruh, yürek; hiçbir şekilde karanlığa adapte olamamıştır. Aydınlığa göre tasarlanmıştır tüm duyu ve duygu dünyası insanın. Karanlığa düşünce eli ayağına dolaşır, bir yerlere çarpa çarpa ve düşe kalka ilerler, en ufak bir çıtırtı tüm cesaretini bir anda yıkar, savunmasız hissettirir ve korkak bir canlı hâline dönüştürür. İçine düştüğü bu karanlıktan nasıl kurtulabileceğini bilmiyordu.

Günler çok hızlı geçiyordu; diğer mahkûmlarla iletişime geçmeye, onlarla dertlerini paylaşmaya başladıkça ilk anda yaşadığı korku hissi kayboluyordu. Karanlık da olsa yanında kendi gibi insanlar olduğunu bilmek, az da olsa bir güven veriyordu. Kendini her zaman onlardan biraz farklı hissetse de aynı karanlıkta olmaları, en büyük ortak noktalarıydı. Bu da onları birbirine daha çok bağlıyordu.

Her şeye alışıyordu zamanla. Karanlığa, esarete, yalnızlığa… Sadece içine taş gibi oturan pişmanlığa bir türlü çözüm bulamıyordu. “Neden yaptım böyle bir şeyi?” sorusunu kendine çok sık sormaya başlamıştı. Cezaevinde yaptığı tüm etkinlikler, sohbetler, eşlik ettiği türküler, hatta uzun uzun baktığı gökyüzü bile, üzerine üzerine gelen pişmanlık duvarlarını uzaklaştırmıyor, adeta rahat nefes almasına engel oluyordu. Etraflıca düşünmeden, sonunda neler olabileceğini hesaplamadan yaptığı o hata, bu karanlık zindanda çürütüyordu ruhunu.

“Keşke bir zaman makinem olsaydı da o geceye ışınlanabilseydim…” diyordu bu pişmanlık anlarında. Ne vardı o kadar içecek sanki. “Hadi içtin, neden taksi çevirmiyorsun aptal herif!” diye kızıyordu sonrasında. Bir insanın hayatını kaybetmesine sebep olmak… Suçu tam olarak buydu. Verilen cezanın çokluğu da bu kaybın, ancak başka bir kayıpla kapatabilecek olmasındandı. Bir insan, bedenen ölmüştü; sebep olanın da ruhu ölmeliydi. Bu ölüşte ailesinin de etkisi çok büyüktü. İlk zamanlar her fırsatta ziyarete gelen aile üyeleri, zaman geçtikçe bahaneler bulmaya, ziyaret saatinin sonlarına doğru gelip az biraz görüşmeye başlamışlardı. Onu asıl yaralayan, bu durumdu. Her ziyarette gözleri kardeşini arıyordu. O gelmediğinde yüzü asılıyor, görüş gününün tadını çıkaramıyordu. Onu ayakta tutan, kardeşinden gelecek iyi haberlerdi.

Bir yıl oldu. Nasıl da çabuk geçmişti zaman. İnsanın, içinde bulunduğu çevreye dönüştüğünü hissediyordu zamanla. Evinden dışarı çıkamayan bir insan, zamanla o evin bir parçası, bir odası veya bir demirbaşı gibi olur. Evi olmayan, sokaklarda yaşayan bir insan ise o şehrin bir caddesi, geniş bir bulvarı veya arka sokaklarına dönüşür. O da artık hapishane duvarının bir tuğlası gibi hissediyordu kendini. Başka hiçbir şeye değil, diğer tuğlalarla beraber yan yana, omuz omuza duran; sıkıştırılmış, hapsedilmiş, sağlam olduğu kadar kırılgan, sağlamlığını kalabalıktan, kırılganlığını pişmanlığından alan yalnız bir tuğla…

Hücresinde otururken ismi anons edildi ve kapısı otomatik olarak açıldı. Gardiyanla birlikte ziyaret odasına doğru yürümeye başladı. İçinde değişik bir his vardı. İyi bir haber geleceğine olan inancı, heyecanına karışıyor, farkında olmadan hızlanan adımları, gardiyanın uyarısıyla yavaşlıyordu. Avukatı ve annesi birlikte gelmişti. Annesinin gözlerindeki sönüklüğü gördüğü anda ne bir heyecan kaldı içinde ne de bir iyi haber beklentisi. Geleceğine emin olduğu kötü habere hazırlamaya çalıştı kendini sandalyesine yığılır gibi otururken. Annesi, “Gitti yavrum…” diyebildi. “Kim gitti anne?” sorusu dilinin ucuna geldi ama annesinin gözyaşlarından anladı sorunun ne kadar gereksiz olduğunu.

Yıllar önce, o daha iyi okullarda okusun diye okulu bırakıp çalışmaya başladığı, gecesini gündüzüne katıp çalışmasına rağmen kendi ihtiyaçlarından vazgeçip de o, arkadaşlarından hiçbir konuda eksik kalmasın, hiçbir eksiklik hissetmesin diye ihtiyaçlarına önem verdiği, her zaman üzerine titrediği; ancak bütün bunlara rağmen ilgiyi ve şefkati sindiremeyip bunu şımarıklık kaynağı yapan, ailesinin çabasını göremeyen, hataları örtülmeye çalışılan kardeşiydi giden… Ne harcanan emekler ne kaybedilen paralar ne geride bıraktığı çileli hayat… “Ben zaten yanmışım, kardeşim yanmasın…” diyerek ve “Belki bu kez düzelir…” ümidiyle kardeşinin, alkollüyken yaptığı kazayı üstlenmesi; artık karanlığa mahkûm edilen ve uzun sürmeyeceğini düşündüğü kalan ömrünün en büyük pişmanlığı olacaktı…

Alper Kaya

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...