Gönül – III

Gece Gündüz
A A

Gönül – III

Akşam eve döndüğünde annesinin kan dolmuş gözlerini ve bitkin hâlini görünce hemen elini omzuna atıp “Neyin var anne?” diye sordu Gönül. “Ağabeyin…” diyebildi, kısa olduğu hâlde gönlünü yıllardır süren bir işkencedeymiş gibi acıtan cevabı vermek için. Hemen anladı kötü bir şey olduğunu. “Ağabeyime ne oldu anne, çabuk söyle anne!” diyerek sesini bir kademe yükseltti. Annesi, suçlu bir çocuk gibi omuzlarını düşürerek adeta kabuğuna çekilir gibi koltuğa gömüldü. Fısıltıya yakın sesiyle stresten ve üzüntüden sıktığı parmaklarına bakarak “Gitti…” dedi. Annesininkiyle benzer bir çöküş ve kabuğa çekilme yaşadı Gönül. Bakışları donuklaştı ve yerdeki terliklere sabitlendi. Ağabeyinden geriye kalan terliklere…

O meşhur film şeridini gördü bir anda gözlerinin önünde Gönül. Ölmüyordu ama ölüm anının veya ölüm haberinin yaşattığı acıyı duydu ruhunda. Zaman, daha yavaş ilerliyordu sanki. O çok sevdiği ama sevgisini bir türlü gösteremediği ağabeyi gitmişti. Sevgisini gösterememesinin sebebi biraz da ağabeyinin ondan uzak durmasıydı. Her insanın bu dünyada tanışmak istediği bir ünlü, bir yıldız, bir sanatçı, bir futbolcu, bir yazar vardır. Gönül, bu hisleri en yakındaki insan için besliyordu yıllardır. Kendi canından, kendi kanından olan ve aynı yuvayı paylaştığı ağabeyi, onun için ulaşılması çok güç, sevgi cümlelerini iletmesi imkânsız bir kişi hâline gelmişti sanki.

Bakakaldığı terlikler sabit duruyor ama zemin, o terliklerin altından kayıp dönmeye başlıyordu. Benzer bir hissi yıllar önce de yaşamıştı Gönül. O sıcak yaz günü bayılmadan hemen önce. Bu hayatın ne kadar kısa ama buna karşılık olarak ne kadar yaşanılası olduğunu o an tekrar idrak etti Gönül. Önündeki, aydınlık geçmesini düşündüğü yılları, o terliklere bakamayarak geçirmek istemiyordu. Dünyanın zorluğuna bir de ağabey hasreti eklemek, en son istediği şeydi. Bu kararlılığı, terliklerin altından kayan zemini durdurdu. Film şeridi kayboldu gözünün önünden ve duvardaki saat gerçek zamanlı işlemeye başladı. Koltuktan doğruldu; kendisi göremedi ama o an yüzünde, hayatında daha önce oluşturamadığı bir ışık oluştu. Bu ışık, daha önce bir kez kaybettiği ağabeyini bir kez daha kaybetmesine engel olacaktı. “Kalk kız anne!” dedi. “Artık üzülmek yok bize bu dünyada. Gidip ağabeyimi getirelim yuvamıza!” dedi kararlı bir ses tonuyla.

Annesi, gözündeki yaşları sessiz sessiz silerken kızındaki bu değişimi şaşkın gözlerle izliyor, umudun filizlendiği andaki coşkuya kendini kaptırıyor ve gözyaşlarına bir türlü hâkim olamıyordu. “Tamam yavrum.” dedi gözlerinin içi gülerken. Ailenin yıllardır üzerine serpilen ölü toprağı, Gönül’ün attığı bu adımla dağılmaya başlıyordu. Annesi ve Gönül, Cemal’in en yakın arkadaşının evine emin ve kararlı adımlarla gidiyorlardı. Birisi çok sevdiği oğlunu geri alacak, diğeri çok sevip bir türlü ifade etmeye fırsat bulamadığı ağabeyini “kazanacaktı.” Bu kararlı yürüyüş, duygularını birbirine tam olarak gösteremeyen insanların, bir aile olmasını sağlayacak bir yürüyüştü artık.

Gönül, zili çaldı. Açılmadı. Tekrar çaldıktan sonra elini yumruk yapıp parmaklarının ikinci boğumuyla kapıya vurdu üç kere. Tam eli zile tekrar gidecekti ki anahtar sesi geldi kapıdan. Bir kez dönen kilitten sonra kapı açıldı. Mehmet açmıştı kapıyı. Sonuçta evin asıl kiracısı oydu. Cemal, yeni katılmıştı yanına. Kapıda ağabeyini görmek isteyen Gönül, bir anlık hayal kırıklığına uğrasa da hemen toparladı kendini ve “Mehmet Ağabey, ağabeyim içerde mi?” diye sordu. Mehmet, Gönül’ün yüzündeki ışığı gördü ve güzel şeyler olacağını düşünerek “Buyurun, Cemal içerde…” diyerek anne kızı içeri davet etti. Yemek masasında iki somun ekmek, ortada bir tava; sıcak menemenin dumanına, iki tane bardaktan çıkan çayın dumanı karışıyordu. Cemal, odanın kapısında kardeşini görür görmez yerinden doğruldu ve yüzünü cama döndü. Planı bozulan bir komutan gibiydi o an Cemal. Hemen yeni bir strateji belirlemeli ve yoluna devam etmeliydi. Bir komutan, kayıplarını en aza indirerek kazanmalıydı savaşı ama Cemal, savaşının başında ailesini kaybetmeyi göze almış bir komutandı.

“Ağabey, ne olur eve dön. Ben seni çok ama çok seviyorum…” dedi Gönül hasret yüklü bir sesle. Sanki yıllardır görmediği, bir türlü konuşamadığı ağabeyine duyduğu özlemi iki cümleye sığdırmıştı. Cemal, o özlemi hissedince ne komutanlığı kaldı ne de uğruna her şeyi göze aldığı savaşı. Kardeşine döndü ve “Benim yüzümden hastalandığını düşündüm hep. Bana kızdığını, sevmediğini düşündüm yıllarca.” dedi. Özür dileyemedi. Çünkü gözünden çağlamaya başlayan yaşları gören kardeşi, koşup boynuna sarılmıştı Cemal’in. “Hiçbir zaman öyle düşünmedim canım ağabeyim. Ben seni çok seviyorum. Yıllardır söyleyemedim. Artık hep yanında olmak ve hep yanımda olmanı istiyorum. Ben, ancak sen yanımda olunca iyi ve sağlıklı olabilirim canım ağabeyim…” dedi Gönül, gözyaşları ağabeyinin göğsüne dökülürken.

O anda annesi, dizleri üzerine düşecekti Mehmet’e sarılıp ağlamasaydı. Yaşadığı hissin tarifini ancak mutluluk gözyaşları yapabilirdi. “Şükürler olsun…” diyebiliyordu hıçkırıklarını gizlemeye çalışırken. Mehmet, güçlükle ayakta tutuyordu belki ama “aile”nin ne kadar büyük bir değer olduğunu, kollarındaki teyzesinin sevinç gözyaşlarından ve hıçkırıklarından bir kez daha anlıyordu.

Yıllar sonra birbirlerine kalplerini açan iki kardeş, ayakta güçlükle duran annelerine döndüler ve onu sandalyeye oturttular gülümsemelerle. Mutluluk, o an sıcak ekmek gibi, menemen ve çay gibi bir tada sahipti. İlerde yaşanacak mutlu günlerin samimi sıcaklığı, o bekâr evinde hissediliyordu o anda. Mehmet’e binlerce kez teşekkür eden ve ailenin her anlamda en çok özlenen parçasını yanına alan anne kız; artık yeteri kadar ertelenmiş hayatlarını, doyasıya ve ertelemeden yaşamaya karar verdiler. Eve dönüş, hayata dönüş olmuştu onlar için. Yüzlerini güldüren, “mutluluk” kelimesinin tam karşılığı olan bir dönüş…

Bu yazının diğer bölümlerini okudunuz mu?

Alper Kaya

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...