Gönül – I

Gece Gündüz
A A

Gönül – I

Herkes hazırlanıyordu. Annesi, çay dökerken ekmeğin kenarını tırtıklayan eşine çatık kaşlarla çok sert bir bakış atıyor ve aynı anda kızına sesleniyordu. Yapabiliyordu hepsini aynı anda. Annesiydi o evin ne de olsa. Bu üçlemeyi bitirdikten sonra çaydanlığı ocağa koydu; kimsenin oturup yemeyeceğini bildiği halde, bardakları masadaki yerlerine özenle dizdi. Sonra oğlunun odasına, aralık duran kapıdan baktı. Seslenmedi, seslenemedi. Yıllar içinde söyleyeceği her şeyi söylemiş, tüm iyi kelimeleri tüketmişti ona karşı. Ama ana yüreği, ailenin bir arada olduğunun ve sıcaklığın en güzel göstergesi olan kahvaltı sofrasına gelmesini içten içe öyle çok istiyordu ki oğlunun, bu uğurda birçok şeyden vazgeçebilirdi. Ama oğlu, gecenin bilmem kaçında, anasonlu kokular saçarak gelmiş ve sızmıştı. Annesi, o şekilde görüp yine saatlerce sürebilecek bir tartışma başlatmamak için sızdıktan sonra gelip üstünü örtmüştü; ilk göz ağrısının ve son yıllardaki baş belasının.

Birkaç saniye oğlunu izleyen şefkatli gözler, bir anda korkuyla açılarak “Eyvah, gitti yumurtalar, gitti, gitti!” sözlerindeki telaşa ve pişmanlığa eşlik ettiler. “Bey, yumurta haşladım.” dediyse de baba, o esnada tırtıkladığı ekmekle 10-12 tane zeytini, 4 dilim de peyniri bir çırpıda mideye indirmiş, çayının da sonunu içiyordu. Baba, sandalyesinden kalkarken yıllardır üşenmeden söylediği gibi “Çıkmam lazım; servis beklemez, beklenir.” dedi ve montunu alıp çıktı.

“Gönül! Hadi kızım, nerede kaldın, yumurtan hazır!” diye seslendi annesi kızına. Gönül, sabah mahmurluğunu çoktan atmış ve birazdan hazır olacak olmanın verdiği mutlulukla “O yumurtalar gitmemiş miydi anne?” diyerek patlattı kahkahayı. Annesiyle arası çok iyiydi Gönül’ün. Ebeveynlerle arkadaş olma lafları, ona çok samimiyetsiz ve yanlış gelirdi. Anneydi o kardeşim! Arkadaş edinirsin dışarıdan, okuldan, işten… Buralardan anne edinen var mı? Yok. Anne-kız olabilmektir mesele ona göre. Onlar kadar birbirini anlayabilen başka hiçbir anne-kız yoktur onun gözünde. Bu yüzden ona takılmayı, şakalaşmayı çok severdi. Bu şakalara, annesinin bazen verdiği küfürlü cevaplar, attığı şen kahkahaların gürültüsünü ve coşkusunu daha da arttırırdı. “Giden yumurtalar” şakasından sonra babası -annesi değil- eşek olmuştu Gönül’ün; Gönül de sıpası.

Kahvaltı masasına doğru giderken abisinin uyuduğu odanın kapısından içeri doğru bir bakış attı Gönül. İçerde uyuyan kişi, abisiydi; kanındandı ama canından değildi. Bazen albümlerde gördüğü neşeli fotoğraflarındaki zamanları bir türlü hatırlayamıyordu. O eğlenceli zamanı, sanki başka bir çocuk yaşamıştı da o, sonradan dâhil olmuştu aileye. Abisini hiç “iyi” bilmemişti çünkü. Bunda, annesinin tartışmasının, oğlu yokken hakkında söylenmesinin de büyük bir etkisi vardı muhakkak. Abisi, pek konuşmuyordu Gönül ile nedense. Hep susuyor, aynı ortamda bulunduklarında, bir süre sonra gözleri dalıyordu Cemal’in. Kahvaltı masasına yöneldi Gönül. Yüzünün asıldığının, annesi söyleyince farkına varacaktı.

Gönül, çayını yarılamıştı ki abisi geldi sofraya. “Günaydın.” diyebildi çatallaşmış sesiyle. Sanki az önceki öfkeli, kızgın ve kırgın bakışlar, birer sözcükmüş ve hepsi yüzüne haykırılmış gibi mahcup bir hâli vardı. Annesi, çayını doldurup atar gibi bıraktı Cemal’in önüne. Tek kelime bile edilmedi o andan sonra, tek kelime… Sofraya esprilerle gelen Gönül; bir anda yüzü asık, huzursuz, aksi bir genç kıza dönüşmüştü sanki. Öyle olmadığı hâlde, öyle görünüyordu.

Çantasını aldı ve “Görüşürüz.” deyip çıktı evden Gönül. Ana-oğul kaldılar sofranın başında. Annesi, içinde kalan son şefkat kırıntılarıyla, oğluna çok ağır ve çok duru bir soru sordu. “Neden Cemal?” “Neden böyle yapıyorsun oğlum; üzüyorsun beni.” Bir sandalye sesi, köşesi yenmiş bir dilim ekmek, yarım kalmış çay ve cevapsız kalan soruların sahibi, sinirli ve üzgün bir anne kaldı masada.

Bir plazada çalışıyordu Gönül. Tüm işlerin, beyaz ışıklı ekranlardan takip edildiği; saatlerce süren toplantılarda, bir arpa boyu yol gidilemeyen işlerden birinde emeğini sömürüyorlardı. Şehir değiştiriyordu işe gitmek için ama bunun dışında pek bir şey değişmiyordu hayatında. Kritik bir noktadaydı işinde; yıllarca çalışan insanların yükselebileceği mevkiye, genç yaşında yükselme başarısı göstermişti. İnsanların “Kriz.” diyebileceği durumlarda öyle kararlar alıyor, öyle kritik hamleler yapıyordu ki “İyi yönetici nasıl olmalıdır?” sorusuna en güzel cevap oluyordu. Arkadaşları tarafından sevilen, olayların pozitif yanlarını çok derinlerde de olsa bulup çıkarabilen; neşeli, eğlenceli pırıl pırıl bir genç olan Gönül, bu yanlarını, bir tek abisine gösteremiyordu. O kadar kalın duvarlar vardı ki aralarında, o derinlerden bulup çıkarabildiği olumlu şeyleri onda bulamıyor, bir türlü ona ulaşamıyordu.

Bedenen yorulmuş insanları hemen anlarsınız. Omuzları çökmüş, başı hafif öne düşmüş, yürüyorsa küçük ve bitkin adımlar, o vücuda ait değilmiş gibi hareket eden kollar vs. Ruhu yorulmuş insanları anlamak ve fark etmek için gözlerine bakmalısınız. Ruhu yorulmuş, tükenmek üzere olan insanların gözlerindeki ışığa bakmanız gerekir. Ruhunu loş bir ortamda bırakan gözler, hayata da olumlu bakamaz. Vazgeçmeler, kolay sıkılmalar, herhangi bir işi tam olarak bitirememeler başlar. Ruhuna ışık vurmayanlardır, “yüreğinin kabuğunda yaşayanlar” aslında. Az ışık gelen yüreğin, sadece kabuğudur ısınacak bölgesi. Ve Cemal’in yüreğinin ısınan tek bölgesinde, kardeşi Gönül vardı. Bıcır bıcır, güler yüzlü, sevimli ve hasta kardeşi…

Bu yazının diğer bölümlerini okudunuz mu?

Alper Kaya

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...