Feride

Gece Gündüz
A A

Feride

Saat tam dokuzdu. Evin içinde derin bir sessizlik vardı. Sabahın o saatinde, açık pencereden içeriye yayılan tek ses, onun ismiydi…

1994 yılında ilkokul beşinci sınıfa giden bir çocuktum. Radyonun, televizyondan etkili olduğu yıllardı. Oturduğumuz binada, sesi çok güzel ve Türkçeyi çok iyi kullanan bir ablamız vardı. Filiz Abla, şehrimizde dinlenme oranları iyi olan bir radyo kanalında çalışıyor, haberleri ve reklamları seslendiriyordu. Sesinde, en kötü haberleri bile dinleseniz umutsuzluğa düşürmeyecek bir ton vardı. Bir sesin güzelliği, aşıladığı umutla ölçülmeliydi.

Bir akşam Filiz Abla kapımızı çaldı ve bir durum bildirmek istediğini söyledi. Annem buyur etti ve oturduk. Filiz Abla, benim ve benimle yaşıt kardeşi Tarık’ın, birlikte bir radyo programı yapmamızı istediğini söyledi. Cumartesi günleri sabah saatlerinde, “Belirli Gün ve Haftalar” tadında bir çocuk programı düşünüyordu. O hafta ile ilgili şiirler ve yazılar okuyacak, aralarda popüler şarkılar çalınacaktı. Bunun için annemden izin istediler. Annem, gözleri dolarak kabul etti bu eşsiz ve nazik teklifi.

Yıllarca topun peşinden koştuğumuz, saklambaç oynadığımız, aynı mahallede çocukluğumuzu paylaştığımız Tarık’la aynı mikrofonu paylaşacaktık. Bu durum, hem heyecanlandırıyor hem de inceden korkutuyordu. Ya olmazsa endişesi, elimi ayağıma dolaştırıyordu. İlk toplantımızda o hafta hangi konuyu seçeceğimize karar verdik. İlgili konuyu belirledikten sonra, o konuyla ilgili yazılar toplamaya başladık. Şiirler, yazılar ve özlü sözler belirledik. Kâğıtları hazırlayıp yayın gününü beklemeye başladık.

Cuma gecesi çok zor uyuduğumu hatırlıyorum. Ertesi sabah, radyodan sesimi duyacaktı insanlar. O yıllarda iletişim araçlarının ne kadar sınırlı olduğunu düşününce bir çocuk için çok büyülü bir durumdu bu. Sabah yedide yollara düştük. Özenle yazdığımız yazılar, dershaneden verilen sarı klasörün içindeydi. İki vasıta değiştirdikten sonra radyoya vardık ve hazırlanmaya başladık. Zaman yaklaştıkça heyecan da artıyordu. Filiz Abla, sakinleşme yöntemlerini anlatıyor, sesi kontrol etme egzersizleri yaptırıyordu.

Saat tam dokuzdu. Yayın odasında derin bir sessizlik vardı. “3… 2… 1…” “Herkese günaydın. Ben Tarık. Ben Alper. Yepyeni bir programla karşınızdayız arkadaşlar.” Bu anonsla başladık programa. Seslerimizdeki titreme ilerleyen dakikalarda kayboldu. “Tekrar görüşene dek iyi tatiller arkadaşlar.” dedim ve programın son şarkısı çalmaya başladı. Kayıttan çıkıp kulaklıklarımızı çıkardığımız anda, tüm radyo emekçisi, tecrübeli insanlar alkışlamaya başladı. Hâlen çok heyecanlıydık ve bu heyecana mutluluk da katılmıştı artık.

Geri dönüş yolunda çok neşeli ve gururluyduk. Filiz Abla, bizi kırmadan yaptığımız teknik hataları anlatıyor ve nasıl üstesinden geleceğimizi söylüyordu. Biz iki küçük çocuk, ağzımız kulaklarımızda, aynı hataları bir sonraki programda tekrar yapacağımızı bilerek gülümsüyorduk Filiz Abla’ya.

Eve döndüğümde annem ve ağabeyim çok heyecanlı ve mutluydular. “Nasıldı?” diye sordum ağabeyime merakla. “Oğlum, hepimiz toplandık radyonun başına. Babaannem bile geldi. Senin adını ve sesini radyodan duyunca ağladı kadıncağız.” dedi. O an duyduğum kıvancı kelimelerle tarif etmem çok zor. Ama “Evlat, cevizin kabuğuysa torun, içidir.” derdi. Bu cümleyi kuran insanın, torununun başarısında mutluluğunu, yüreğinin kabuğunda değil, ne kadar içinde yaşadığını tahmin etmek zor değildi.

Yıllar sonra bu radyo anısı, aynı saatte geldi aklıma. Farklı zamanlarda birbirimizin isimlerini duymuştuk; ikimizin de gözleri doluydu ama tek fark, duygularımızdı. O çok gururluydu, ben çok hüzünlü.

Saat tam dokuzdu. Evin içinde derin bir sessizlik vardı. Sabahın o saatinde, açık pencereden içeriye yayılan tek ses, onun ismiydi. Caminin minaresinden, sala sonrası babaannemin ismi okunuyordu…

Alper Kaya

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...