Efe

Gece Gündüz
A A

Efe

Güzel bir sabahtı. Sıcak geçen eylül sabahlarından biriydi. İklimler değişiyor ama onun güzel alışkanlıkları değişmiyordu. Kiler olarak kullandığı dolabın kapağını açtı. En ön sırada duran bulgur poşetini aldı. Evin etrafında, şaşkın ve meraklı gözlerle dünyayı seyreden kumru ve güvercinler oluyordu. Onlar bahçede olduğu için yem verdiğini değil, yem verdiği için onların bahçede olduğunu düşünüyordu. Her sabah, bahçeye bakan mutfak penceresinin önüne ip gibi sererdi bulgurları. Sonra perdesini açık bırakır, cam önüne dizilen kumru ve güvercinlerle birlikte kahvaltı ederdi. Her sabah böyle bir iklim değişikliği yaşatırdı ruhuna.

Güzel kahvaltı sofrasını toparladıktan sonra hazırlandı ve okula doğru yola çıktı. Görev yaptığı okulda da oturduğu sitenin bahçesi gibi serin ve geniş bir bahçe vardı. Orda da minik ve hareketli serçeler, sürekli yerde bir arayış içinde olan kargalar vardı. Henüz göklerine dokunulmamış, kuşların hâlâ özgür manevralar yapabildiği, gelişmekte olan bir ilçeydi görev yaptığı yer. Seminer döneminde, o günkü seminer bittiğinde, o serin ve geniş bahçelerde zaman geçirmekten çok keyif alırdı. Çayını alır sessizliğin ortasında, kuşları dinlerdi.

Seminer dönemi bitmeye doğru bir gün, bahçede öğretmen arkadaşlarının yanlarında getirmek zorunda kaldığı çocukların, bir “şey” ile oynadıklarını gördü. Havaya atıyorlardı, sonra sertçe yere düşüyordu. Önce topa benzetti. Ama normal bir topun havaya atılıp yere düşmesi gibi değildi gördüğü. Kanatları vardı. Evet, kanatları açılıyordu havaya atılınca. Hemen izin isteyip dışarı koştu. Çocukların elinden kaptı o “şeyi.” Bir güvercindi, elleri arasında titreyen ve boynu sürekli arkaya doğru düşen. Anlam veremiyordu. Boynunu, kırılmış gibi hızla arkaya doğru döndürüyordu. Çocukların zarar verdiğini düşündü bir an. Yere koydu ama boynunu geriye döndürürken ayakları da geri doğru gidiyor, dengesini sağlayamayıp arkaya düşüyordu. Daha önce hiçbir kanatlı hayvanda görmediği davranışları sergiliyordu. Çok bilgi sahibi değildi ama daha önce evde baktığı, dışarıda beslediği veya saatlerce izlediği kuşların hiçbirinde böyle bir hareket görmemişti. Hemen bir kutu buldu ve en yakındaki, dükkânı küçük ama tecrübesi büyük veterinere gitti. Veteriner, kuşu görür görmez “Dönbaş” dedi. “Salmonella veya sallabaş da denilir. İlçede, terasında kuş besleyen kuşçuların sayısı fazladır hanım kızım. Çok bulaşıcı bir hastalıktır. Büyük ihtimalle bunu görüp kümesten atmışlardır. Eğer atmazlarsa bütün hayvanlar telef olur. Cinsi de güzelmiş. Bursa Oynarı’dır cinsinin adı. Çok güzel hayvan ama…” Amadan önceki kelimelerin anlamsız olduğunu düşünmezdi. “Ama?” dedi cümlenin devamını duymak isteyerek. “Ya kafasını kopartacaksın ya da kedilere atacaksın hanım kızım.” dedi yaşlı veteriner. “Öyle bir şey olmayacak amca.” dedi ve biraz yem alıp dükkândan çıktı.

Eve döndüğünde internette hummalı bir araştırmaya girişti ve hastalığın nedenlerini, belirtilerini, neler yapılması gerektiğini iyice öğrendi. Çok bulaşıcı olduğunu veteriner de söylemişti ama “Benim zaten kümesim yok, sorun olmayacaktır.” diye düşündü. Daha büyük bir kutu bulmalıydı. Hareketleri sınırlı olsa da o hareketleri rahat yapabilmeliydi. Kutuyu ayarladı, altına eski tişörtlerden koydu sıcak olması için. Öyle güzel bir kuştu ki. Boynu hareket ettikçe boynundaki renkli tüyler adeta dalgalar gibi hareket ediyordu. Uçamıyordu belki ama kuşların tüm güzellikleri hâlen üzerindeydi.

Hastalığa, belirli bir süre ve miktarda da olsa iyi gelen şeyleri yapmaya başladı. Sarımsak yediriyor, B12 vitaminleri veriyordu. İlk günlerde suyu ve yemi yiyemeyen güvercin 6 ay sonunda suyunu ve mamasını kendisi yiyecek duruma gelmişti. Her gün kucağına alıyor ve boyun bölgesine masaj yapıyordu. Kuşun da bu masajdan bir hayli keyif aldığı belli oluyordu. Bir isim bulma zamanı gelmişti artık. Düşündü, düşündü… Sonunda, her gün eve girdiğinde, sebebini tam olarak bilmediği hâlde kanatlarını iki kez açıp kapatıyordu. Sevdiği insan karşıdan gelirken kollarını açıp bekleyen insanlar gibi. O okuldayken saatlerce beklemiş ve kapı sesini duyduğunda heyecanlanmış da “Gel sarılalım artık.” demek istermiş gibi. Ya da gururlu ve dik duruşuyla, kollarını büyük bir asaletle kaldıran efeler gibi. Evet, efeler gibiydi. Hastalığı ona dengesini ve dik yürüyüşünü kaybettirmişti belki ama o dimdik duruyordu ayakta; gururla tutunuyordu hayata ve kollarını kaldırıyordu. Adı konmuştu hasta kuşun: Efe.

Artık kutulara sığamıyordu Efe. Metal bir köpek kafesi aldı. Hem yaz tatili de gelmişti artık. Emekli öğretmen olan anne ve babasının yazlığına götürecekti Efe’yi. “Deniz havası iyi gelir belki…” diye düşündü. Arabanın arka koltuğu Efe’ye aitti artık. Tüm seyahatlerde arka koltukta olacaktı. Yaz boyu, komşunun kedisinin olmadığı zamanlarda çimenlerde gezdi durdu. Tatil bittiğinde annesi bırakmak istemese de artık bir parçası olduğunu anladığı Efe’yi bırakmadı. Arka koltuk yine ona aitti.

Haftalar, aylar, yıllar geçti birlikte. Evin yeni üyesiydi artık. Eve gelen misafirler ve çocukları meraklı gözlerle onu seyrediyorlardı. İçlerinde kuşlardan korkan varsa Efe sayesinde bu korkularını yeniyorlardı. Kış aylarında kalorifer peteğinin yanında, yaz aylarında evin en serin noktasındaki yeri hazırdı.

Yıllar sonra seminer döneminin başladığı bir eylül günü, yine o küçük veteriner dükkânına gitti yem almak için. Yaşlı amca yine aynı yerde oturuyordu. Bir kilo yem aldı. Poşeti alırken amca hatırladı. “O kuşa ne oldu hanım kızım?” dedi. “Yaşıyor amca. Evde bakıyorum. Bugün tam dört yıl oluyor. Ben hayatta oldukça, onu da yaşatmaya çalışacağım.” dedi. Veteriner amcanın gözlerinde bir damla yaş birikti ve sadece “Allah senden razı olsun hanım kızım. O hayvana koskoca dört yıl verdin… Allah senden razı olsun.” dedi. Tebessüm ederek çıktı dükkândan. Eğer bir cümle kurmaya çalışsaydı ağlayacaktı ama tuttu kendini.

Bir yıl kadar sonra, hareketleri iyice gerileyen, yemek yiyemeyen ve zayıflayan Efe’nin gözleri kapandı. Arkasından sadece bir kez ağladı. Ama çok gururluydu. Onu bulduğu gün ölmesi muhtemel bir hayvan ile beş yıl yaşamış ve bu beş yıla sayısız hatıra doldurmuştu. İçinde Efe de vardı. Şimdi, bazen Efe’ye seslenirken söylediği şeyleri; sokakta, meydanlarda ve hâlen bulgurla donattığı penceresindeki kuşlara söylüyordu. Gözleri hasretle uzaklara dalarak…

***

Öyküde bahsi geçen olaylar gerçektir ve kahramanı da eşim Puna öğretmendir. Hikâye, ikisinin hikâyesi olduğundan kendimden hiç bahsetmedim. Puna öğretmen, Efe’den yıllar sonra yine bir seminer döneminde, annesinin sınıfta kurduğu yuvadan düşen ve ayakları problemli bir kumru yavrusunu eve aldı ve Efe’nin kafesinin yeni misafiri yaptı.

Alper Kaya

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...