Büyük Şehir

Gece Gündüz
A A

Büyük Şehir

“Git!” diyordu şeytan… “Yeter artık uğraşıp didindiğin, topla pılını pırtını git!” diyordu, büyük şehre. “Yetti artık bu Orta Çağ’dan kalma hayatların yaşandığı köyün kahrını çektiğin. Pis kokuların içinde köleler gibi çalışarak ve sonunda çok az kazanarak yaşadığın yeter..!” Şeytandı en nihayetinde bunu söyleyen. O an için gülüp geçse de bir gün o şeytana uyacaktı Recep.

Anadolu’nun, coğrafya kitaplarında yer alan yazları sıcak kurak, kışları soğuk ve yağışlı bir ilinde, ailesiyle birlikte ve onların emekleriyle şekillendirdikleri tarlalarında mevsimine göre farklı farklı ürünler yetiştirerek hayatını devam ettiriyordu Recep. Genç yaşında, çalışkanlığıyla, köydeki büyüklerine gösterdiği saygı ve yardımseverlikle, herkesin sevdiği hatta bir sonraki seçimlerde muhtar adayı olarak gösterilmesi, ihtiyar heyetince karara bağlanan Recep; köydeki herkesin saygı ve sevgisini kazanmıştı. Doğruluktan şaşmıyor, çalışırken yorulduğuna dair en ufak bir işaret göstermiyordu.

Üç kardeşin en küçüğüydü o. Ailenin ilk göz ağrısı Ramazan küçük yaşta köyden çıkmış ve büyük şehirde düzenini kurmuştu. Ortanca kardeş olan ablası, evlenip yurt dışına gitmişti. Eşinin işi gereği, doğduğu ülkeye çok fazla gelemiyordu Ayşe. Recep’in ağabeyi Ramazan, büyük şehrin kalabalığına erken girmiş, türlü yollarla parayı bulmuş, bunu yaparken ufak tefek kirli işlere de bulaşmış ve her yaz köye geldiğinde kardeşinin aklına büyük şehre gelmesi konusunda girmeye çalışan şeytanı oynuyordu. Her gel dediğinde Recep’in verdiği reaksiyon yıldan yıla azalıyor, büyük şehre gitme isteği günden güne aklına yatmaya başlıyordu.

Genç yaşta köyde saygınlığı oluşan Recep, köyün ihtiyar delikanlıları için de iyi bir damat adayıydı. Kızlarını hem böyle yetenekli ve saygılı insanla evlendirecek hem de artık güç yetiremedikleri çit çubuk işlerinden Recep sayesinde kurtulacaklardı. Zira köyde tarlaları gözü kapalı emanet edilebilecek tek kişi Recep’ti. Kız istemeler, nişan bohçaları, gelin alayları derken Recep, kendisinin de küçüklükten beri gönlünün kaydığı Fatma ile bir yaz akşamı evlendi. Çok güzel bir kalabalık oldu köy meydanında. Davullar çalındı, oyunlar oynandı, yaşadıkları köyün en ışıltılı zamanlarıydı.

Düğünden sonra kurulan sofralarda aile bireyleri bir araya toplandı. Yemekten sonra büyük şehirden gelen Ramazan, genç çiftle balkona çıktı. Birer sigara telledikten sonra gençlerin damarlarında dolaşacak zehri aynı anda iki gence zerk etmeye başladı. Büyük şehirdeki imkânlardan, hayatı kolaylaştıran teknolojilerden ve insanların yaşayışlarından bahsettikçe, Fatma’nın yeşil gözlerindeki ışık kat be kat artıyordu. Ramazan’ın anlattıklarını zaten onlarca kez dinlemiş ve ufaktan meraklanmaya ve büyük şehre gitme fikri aklına yatmaya başlayan Recep de ufak ufak planlar yapıyordu. Ne var ki Ramazan, genç çifte kendi hayat standartlarını anlatıyordu. Köyden kente göçen insanları bekleyen bilinmezlikten, kalabalıktan, yoksunluklardan ve sorunlardan hiç bahsetmiyordu.

Gittiler. Büyük şehir fikri Fatma’nın aklını başından almıştı. Bu hevesin önünde büyük şehre gitme fikri aklına yatan Recep fazla direnemedi. Evlendikten bir yıl sonra büyük şehre göç ettiler. Köydeki arsalardan kendilerine düşen payları yok pahasına satarak yaptılar bunu. İki gencin babası da evlatlarını uyarsa da gençlerin hevesi ve merakı baskın geldi. Recep abisinin anlattıklarını aradı, geldiği köyden pek de farkı olmayan sokaklarda. Ramazan, kendi kaldığı yerdeki ev kiralarını söyleyince, genç çift ilk hayal kırıklığını yaşamışlardı. Ramazan’ın ev bulmaları için gösterdiği adres, çoğunlukla onlar gibi köylerden göçen insanların yaşadığı semtlerdi. Sobayla ısınan, dış sıvaları tam olmayan, derme çatma gecekondu bölgesiydi. Burası hiç de Ramazan’ın anlattığı imkânlardan, teknolojiden ve yaşayıştan nasibini almamış gibiydi. Hayal kırıklıklarının sayısı artıyor, gençlerin aklına “Acaba hata mı ettik?” sorusu geliyor, ancak daha çok yeni olduğu için dillendirmeye yanaşmıyorlardı.

Ramazan, Recep’in iş bulmasında önemli rol oynadı. Referans oldu kardeşinin işe girmesinde. Yan sanayi firmalarından birinin deposunda işe koydu kardeşini. Ama onun dışında hiçbir şey yapmamıştı. İnsanları yutup tüketen bir canavardı büyük şehir ve Ramazan, onun yeni insanlar yutması için görevlendirilmiş bir işçiydi sanki.

Köyde gösterdiği çalışma azmini, amirlerine ve yaşça büyüklerine gösterdiği saygıyı, fabrikada da göstermeye devam ediyordu. Fazla mesailerde ve yoğun siparişlerin olduğu dönemlerde ilk akla gelen isim Recep’ti. Bir kişilik mesai ücretiyle iki kişinin işini yapan Recep, fazla işe az para vermek için çıldıran müdürlerin arayıp da bulamadığı şeydi zaten.

Günler aylar akıp geçiyor, Recep ile Fatma’dan oluşan minik ailelerine, minik bir üye daha katılıyordu. Umut koydular adını. Yüreklerinde hâlen kırıntılarını yaşatmaya çalıştıkları duygunun adını vermişlerdi, birlikte can verdikleri yavrularına. Fatma, tüm zamanını ona ayırıyor; Recep, evde olduğu zamanlarda sevgi dolu kalbinin üzerinde uyutuyordu biricik evladını. Basit ve düşük standartlara sahip ama mutlu ve bir o kadar da birbirine bağlı bir yuvaydı onlarınki.

Soğuk havalar kendini hissettirmeye başladığında 6 aylık olmuştu Umut. Ve sobalı evin soğuk gecelerinde şifayı kapmıştı. Öksürükleri kesilmiyordu Umut’un. Doktora gittiklerinde sobanın kötü etkilerini öğrendiler. Doktor, imkânları varsa daha iyi ve dengeli ısınan bir eve taşınmalarını tavsiye etti. Ama bilmiyordu ki Recep’in aldığı maaşın ancak böyle bir evde oturmaya yettiğini.

Recep canını dişine takmış çalışıyordu. Her mesaiye kalıyor, iş bitiminde ufak tefek işlerde çalışıyor, üç beş kuruş da olsa biriktirmek, evladını sobadan kurtarmak istiyordu. Günde neredeyse 6 saat uyuyor, onun dışında ne iş olsa yapmaya çalışıyordu. Ne ağabeyinden yardım isteyecek ne de köye dönecek durumdaydı artık. Canavar onu bir kez ele geçirmiş ve posasını çıkarmadan bırakmayacaktı.

Bir gün depoda sevkiyat hazırlıkları yapılırken bürodaki personel, ofise çağırdı telaşla. İçine bir kurt düşmüştü Recep’in. Ofise geldiğinde insan kaynakları departmanından Sedat Bey de ofisteydi. Heyecanlandığını hissetti. Hiç ofise gelmeyen Sedat Bey, o an oradaydı ve pek hayra alamet değildi bu durum. Sedat Bey, Recep’in omzuna dokundu. “Gel, Recep. Otur şöyle.” dedi koltuğu göstererek. “Lütfen sakin ve metin ol, Recep kardeşim.” dedi. “Ne oldu, Sedat Bey?” diye sordu sesi titreyerek. Sedat Bey “Hadi hastaneye gidelim, kardeşim.” dese de Recep sesini yükselterek “Kim, Sedat Bey…!” dedi ağlamaklı ve dudakları titreyerek. Sedat Bey de ağlamamak için zor tutuyordu kendini. Recep’e sıkıca sarılıp “Eşin ve oğlun.” dedi. Sarılma amacı daha çok Recep’i kontrol altında tutmaktı.

Recep’in dünyası o an başına yıkılmıştı. Gözyaşlarını durduramıyor, herhangi anlamlı kelime söyleyemiyor, derinden gelen bir feryat tufanında boğuluyordu sesler… Ağıt ile haykırışlar birbirine karışıyordu. Dizlerinin bağı çözüldü ve Sedat Bey’in ayaklarına kapaklandı. Acıdan titremeye başladı bütün vücudu. Ofisteki herkes ağlıyordu; iş arkadaşlarının bu acı kaybına. Soru soracak, nasıl olduğunu öğrenecek durumu yoktu. Bayılmak üzereydi. Kalbine saplanan bıçak, kıpırdamayı bile zor bir hâle getiriyordu.

Hastaneye gittiler. Recep hâlâ konuşamıyordu. Kimlik teşhisi için morga gittiklerinde Recep güçlükle ayakta duruyordu. Beyaz örtüyü kaldırdıklarında soracağı bütün soruların cevabını almış ve o an orada ölmek istemişti. Fatma’sının bedenine kapaklandı ve elini minicik yavrusunun üzerine koydu. Normalde izin verilmeyen bu hamleye hiçbir polis ve hastane görevlisi engel olmadı. Dakikalarca ağladı Recep. Hıçkırıkları Fatma’nın soğuk bedenini sarsıyordu. Haberi aldığından beri tek bir kelime söyleyemeyen Recep’in kurduğu tek cümle “Az kalmıştı.” oldu. Bu cümleyi tekrar ederek ağladı Recep.

Kaloriferli bir daire kiralamayı kafasına koyan Recep, birkaç ay sonra taşınmayı hesaplıyordu. Fatma’nın ve minicik yavrusunun küçücük burunlarının altındaki siyahlık; kaderinin, şansının, geleceğinin karanlığını resmediyordu adeta. Sobadan sızan dumanı fark edemeyen Fatma, Umut’u emzirdikten sonra onunla birlikte tatlı bir uykuya dalmıştı. Daha yaşanacak çok güzel günleri vardı bu güzel ailenin ama evlerini ısıtan soba yüzünden, ailesi için çalışıp didinen Recep, canından kıymetli olan eşi ve evladını sessiz sedasız kaybetmişti. Sobadan çıkıp gitmesi gereken zehir, sert esen rüzgârla içeri dönmüş ve Recep’i bu dünyada yapayalnız bırakarak yayılmıştı evin her yerine.

Alper Kaya

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...