Bir Kere – I

Gece Gündüz
A A

Bir Kere – I

“Bir kere ulan, bir kere!” diyordu kendi kendine. “Şans, bir kere benden yana olsun…” diye geçiriyordu içinden. Çocukluğu, okul hayatı, askerliği, iş hayatı… Hep eksik bir şeylerin olduğu, bu eksiklere rağmen mutlu ve umutlu kalabilme çabasıyla geçti hayatının tüm dönemleri. Her bir yılını düşündükçe 35 yıllık ömrünün, aynı duyguyu hissediyordu. “Bir kere be…”

Yerleşim yerlerinin yarısının yabani ot, yarısının içinde artezyenler olan tarım arazilerinin olduğu büyük bir şehrin küçük bir beldesinde dünyaya geldi Ayhan. Zor ve zor olduğu kadar tehlikeli yıllardı. Tehlike, onun boyuna göre değildi tabii. Kim neylesin kundaktaki bebeğin devrimci faaliyetlerini. Kundaktaki bebeklere ölüm de gelmemişti henüz. Ama o, bu çelişkilerin, bu mücadelenin içine doğmuştu adeta. Annesi bir tekstil atölyesinde, sigortasız hayatın güvenliksiz sokaklarında, elini kolunu makineye kaptırmamak için dualar ederek, üç kuruş da olsa aile bütçesine katkıda bulunmaya çalışıyordu. Patronun makineleri, hafta yedi gün yirmi dört saat durmadan kumaş değil para bassın diye; günler, sekizer saate bölünmüş, üç vardiyalı bir hayat gelmişti aileye Ayhan doğduktan sonra.

Bıyıkları, üst dudağını örten; bir gün içinde boğulacağını düşündüğü, yağ ve hayata karşı direnmek için dişleri yerine sıktığı iş aletleri yüzünden rengi değişmiş nasırlı elleri olan; arada bir kaynak aldığı için patateslerin arkasında kalan ela gözlere sahip, yufka yürekli, demir bilekli, sesi gür, ruhu asi babası… Bir araya gelmenin, birlikte yürümenin, bir amaç etrafında birleşmenin suç sayıldığı ve hatta ölüme sebep olabilecek kadar tehlikeli görüldüğü o yıllarda, adında “birleşik” geçen ve devrimci bir konfederasyona bağlı bir sendikanın üyesiydi. “Bu ülkede kahraman yetişmiyor.” diyenlere gülüp geçmesini sağlayacak kadar büyük bir kahramandı babası onun gözünde. Ancak kendisinde, o kahramanlıktan en ufak bir parça bile göremiyordu.

Babası, hep okusun adam olsun istemişti. Okusun, mühendis olsun, baba mesleğini devam ettirsin bir anlamda. Hep esnaflar mı devam ettirecekti baba mesleğini? Onun oğlu gayet tabii okur, baba mesleğini devam ettirir, hatta yukarıya bile taşırdı. Ama öyle yapmadı Ayhan. Çocukluk yıllarında, şayet irade çok sağlam değilse, bir çocuğun başına ne gelirse hep arkadaşları yüzünden gelir. Ayhan’ın iradesi de zayıftı. İlkokulun son, ortaokulun ilk yıllarında başladı sigaraya. Hayta olmanın, okulu kırmanın, sigara içmenin iyi şeyler, havalı şeyler olduğunu düşündüğü yıllardı. Ve hayat, ondan yana olmamaya o yıllarda başlamıştı.

Okul okumayacaktı; askere gidecek, üniformasını giyecek ve hayatı boyunca anlatacağı kahramanlık öykülerinin kahramanı olacaktı. Aynı zamanda çok da rahat bir askerlik geçirecekti. İkisi aynı anda nasıl olacaktı bilinmez ama öyle anlatacaktı. Dağ komando oldu. Çakı gibiydi; hakkını verdi belki verilen tüm görevlerin ama yaşadığından utandığı, hatırladığı her an unutmak isteyeceği ve kendi beyninde hep “İlk hayal kırıklığım.” diye isimlendireceği bir dönem oldu askerliği.

Askerden döndü. Bir yolculuğa “dönüş” ismi verildiyse, yolculuk bittiğinde -adı ne olursa olsun- mutlaka bir şeyler başlar. Bir durumun bitişi gibidir dönüş; bazen bir vazgeçiş, bazen yanılgıların telafisi… Her ne olursa olsun, dönüldüğünde farklı bir şey başlayacaktır ve farklı yaşanacaktır o saatten sonra hayat. Ayhan için de böyle oldu. Gece uykusu olmayan, gündüzleri yarı baygın, uyukladığında bağırarak ve tekmil vererek uyanan, insanlardan ve gürültüden sıkılan, adeta kaçan, saklanan sessiz bir adam… Güneş ışığının umut verdiği insanların tam aksine; pencereleri, perdeleri sıkı sıkı kapatan, odasına kimseyi almayan, anne babasıyla bile sadece yemeklerde görüşen, çekingen bir genç. Annesinin tedirgin gözlerine bakamadığı için “Oğlum neyin var?” sorusuna bağırarak ve kapıları çarparak cevap veren, asabi birey.

Bir iş bulma fikri bu sert zamanlarda geldi aklına. Aylaklığın güzel geldiği zamanlar vardır ama Ayhan artık “Değişiklik yapmanın zamanı geldi.” diyordu kendi kendine. Onu bu düşünceye sevk eden, ülkedeki durumdu aslında. Çok zor zamanlardan geçiyordu ülke ve Ayhan, kendisini bütün bu durumdan baba parasıyla, bir de aylaklıkla uzak tutmaya çalışıyordu ama artık ağır gelmeye başlamıştı para istemek emekli olan babasından. Ülkedeki en büyük otomobil fabrikalarından biri yaşadığı ildeydi. “O kadar insana ekmek veren fabrika, bana da bir dilim uzatır.” diye geçirdi içinden. Formlar doldurdu; kravatlı adamlar, şık hanımlar oturdu karşısına. Ne sordularsa bir bir cevapladı hepsini. Arada “Ne gerek var ki bütün bunlara?” diye soruyordu kendi kendine, kurumsal firmaların soğukluğunda üşümeye başladığı ilk günlerde. Ve bu soğukluğu yıllarca iliklerine kadar hissedecekti. Kaportacılarda içtiği çayların sıcaklığını arayacaktı hep o dakik çay molalarında ama bulamayacaktı.

“Hayırlı” haberi, Çarşamba gün, (Çünkü hayırlı haberlerin günüdür Çarşamba. Çarşamba günleri dönüm noktaları için en ideal gündür çünkü. Sendromdan uzak, tatile yakın.) hızlı konuşan şık bayanlardan biri, çabuk çabuk konuşup verdi ve on tane evrak saydı Ayhan’a telefonda. Bir bir not aldı Ayhan ve Cumaya kadar hepsini getirmesi istendi. Pazartesi işbaşı yapacaktı. Yeni kelimeler öğreniyordu sürekli. Oryantasyon, ilkiydi bunların. “Eğitim işte.” diyordu. “Oryantasyon.” diyemediği için belki de. Sevdi fabrika ortamını ilk anda; soğukluk aynı soğukluktu ama çalışan, üreten insanları gördükçe özeniyor, bir an önce işbaşı yapmak istiyordu. Bir şeyler ürettikçe toparlanacağını düşünüyordu.

Günler geçtikçe toparlanıyor, yeni insanlarla tanışıyor, çay molası uzunluğunda derin konular tartışıyorlardı. Ayhan’ın ruhunda gerçekleşen toparlanma, ülkedeki durumda bir türlü olmuyordu. Kelime dağarcığına yeni kattığı kelimelerden oluşan yazılar okuyor, insanların gözlerinin içine bakarak can kulağıyla dinliyor, iş çıkışı toplantılara katılıyordu. Sırf anlamak için, içinde bulunduğu durumu. Sesi gür çıkan bir arkadaşının şikâyet ettiği bir konu dokunmuştu kanına. “İçinde bulunduğu sınıftan haberdar olmamak.” diyordu konuşmasının bir yerinde. Sınıf neydi, neyin farkında olacaktı? Tamam biliyordu, kötüydü ülkenin durumu ama “Bir şekilde düzelirdi.” diye düşünüyordu. Gür sesli arkadaşı gücün “biz” de olduğunu söylüyordu. “Biz üretmezsek, nasıl satacaklar?” diyordu galerilerinde bu kadar arabayı, nasıl dolduracaklar sıfır araba yüklü tırları… Soru işaretleri artıyordu zihninde.

Babası geldi o zamanlarda aklına. “Kahraman” babası. O da bu mücadeleyi vermiş, grevlere gitmiş, sakal bırakmış, gür sesiyle işçilere seslenmiş, grev gözcülüğü yapmıştı yıllar önce. O yıllarda kendisinde olmadığını düşündüğü güç, o arkadaşının sesiyle uyanmıştı içinde, artık korkmuyordu. Örgütlü olunca, işçi sınıfı güçlüydü. Sendikaya üye oldu o da arkadaşları gibi. Yıllardır o fabrikada söz sahibi olan, içinde “Türk” geçen bir sendikaydı. Her şeyi yapar ama üyelerine yamuk yapmaz, patrona hizmet etmez diyorlardı. İçinde bulunduğu sınıfın farkında olanlar bile, ülkedeki sendikaların durumundan habersizdi. Hiç beklemedikleri şeyler olacaktı.

Bir haber dolaşıyordu fabrikada. Sendikanın adından sonra, lanet okumalar ve ağır sözler geliyordu. Herkesin yüzü asık, morali bozuktu. Ayhan’ın da kulağına geldi kötü haber. Sendika, susarak patronun yanında yer almıştı. İşçilerin taleplerinin çok altında kalan bir sözleşmeye imza atmışlardı. Fırtınanın ne kadar çabuk geleceğini sendika yöneticileri bile kestirememişti. Sessiz sedasız kapatırız, bir iki ay sonra unutulur gider diyorlardı. Öyle olmadı. Ayhan ve arkadaşları grev kararı aldılar. Gece vardiyası başlayan iş bırakma, fabrika içinde oturma eylemi, vardiya sonunda gelen vardiyayı dışarıda karşılamaya ve ardından artan kalabalığın sesinin çok daha gür çıkmasına ve de fabrikanın şalter kapatmasına varan bir çığlığa dönüştü. “İşçiler burada, patron nerede?” sesleri yükseliyordu fabrika bahçesinden. İki vardiyadaki tüm işçiler tek ses olmuş, kendilerini yarı yolda bırakan sendikayı devre dışı bırakmak, patrona seslerini duyurmak ve taleplerini ilk ağızdan iletmek istiyorlardı.

Yükselen ses, yurt çapında yankı buluyordu. Haber kanallarının yayın arabaları, fabrika bahçesine diziliyor; muhabirler, işçi önderleriyle konuşmak için adeta yarışıyordu. Ayhan, bu kalabalıkta ne çok arkalarda kalıyor ne de en ön safta yer buluyordu. Onun öyle bir çabası yoktu ancak günden güne popüler bir hâle geliyordu. Sebebi canlı yayınlanan bir röportajda attığı slogan ve ardından yaptığı açıklamaydı. Olaya en çok şaşıran da kendisi oldu. Nasıl böyle bir medeni cesaret gösterdiğine inanamıyordu. Bir sonraki gün tüm gazetelerde, sosyal paylaşım sitelerinde Ayhan’dan bahsediliyor, emeğin yanında olanlarca “Kahraman” ilan ediliyordu. Hayatın ona sunduğu ilk –ve belki de tek- başarı anı: O iki dakikalık açıklamaydı belki de. Bunun da farkına aylar sonra varacaktı…

Alper Kaya

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...