Bir Çift Ayakkabı

Gece Gündüz
A A

Bir Çift Ayakkabı

Bir çift ayakkabı duruyor vitrinde. Rengini gökyüzünden, yumuşaklığını gökte asılı bulutlardan alan bir çift bebek ayakkabısı; bağcıklarından asılı vaziyette adeta parıldıyor. Bir koleksiyonun en nadide parçası gibi ışıldıyordu camekânın arkasında. Kimseye satmıyor, soranlara anlatmıyor, sadece yorulduğunu düşündüğü anlarda ona bakıp tekrar işe koyuluyordu hiç yorulmamış gibi… İşe ilk kez başlıyormuş gibi. Basit bir motivasyon aracı değildi o ayakkabılar, tam olarak yaşama sebebiydi.

Bursa’nın ünlü Kapalı Çarşı’sının adeta içine doğmuştu Ahmet. Babası, çarşı içindeki küçük dükkânların en küçüğünü işleten Ramiz Bey, ayakkabı tamiri ve özel el yapımı çizme imalatı yapıyordu. Yıllarca yuvasını bu iş ile ayakta tutan deneyimli esnaf Ramiz Bey; oğlunu da yürüdüğü günden ortaokuldan mezun olana kadar, sabahçı olduğu yıllarda öğleden sonraları, bütün cumartesileri, bütün “15 tatiller” ve her yaz sürekli dükkâna götürdü. Kendisinin çırak olduğu yıllarda, yaşadığı sıkıntıları oğlunun yaşamaması için onu, çekirdekten yetiştirmeye karar verdi. Ahmet de seviyordu çarşı esnafını. Hepsinin elinde büyümenin verdiği özgüven ve rahatlık onu, genç yaşında deneyimli bir esnaf yapmıştı bile. Babasının ve esnaf arkadaşlarının tüm uyarı, tavsiye ve davranışlarına dikkat etti, hepsini kendisine geleceğini aydınlatacak birer ipucu olarak gördü. İyi bir esnaf olmayı, en iyi öğreneceği yerdeydi.

Yıllar geçiyor, babasının yeteneği azalmasa da kaslarına ve vücuduna olan hâkimiyeti azalıyordu. Bu nedenle iş kazaları artıyordu. Ya elini kaptırıyor ya da ellerinde büyük kesiklerle hastaneye gidiyordu. Ahmet bu günlerden birinde, artık işin başına geçme zamanının geldiğini düşündü. Bu bir hırs veya fırsatçılık değildi. Babasının yorulmamasını, dinlenmesini veya esnaf arkadaşlarıyla sohbetle vaktini geçirmesini istiyordu. Kendisine bir söz verdi. Babası dükkânı nasıl idare ediyorsa; müşterilerle ve esnaf dostlarla ilişkiler nasıl gidiyorsa aynı şekliyle devam edecekti. Çığırtkanlık yapmayacaktı, sakin ve dingin olacaktı, fazladan veya yapamayacağı bir iş için insanları kesinlikle kandırmayacaktı. Esnafların, toplum üzerinde bıraktığı kötü izlerin hiçbirini taşımak istemiyordu.

Ahmet, yıllarını geçirdiği dükkânlarının tam karşısındaki Lütfü Amca’nın kahve dükkânına, tüm dükkânlardan daha bir farklı bakardı. Çocukluğundan beri en sevdiği kokunun kahve kokusu olmasının sebebi, kahve kokuları arasından gözlerinin içine bakan bir çift yeşil gözdü. Lütfü Amca’nın küçük kızı Ayşe de Ahmet gibi kahve çekirdeğinden yetişecekti yıllar içinde. Ayşe’nin de dükkâna gelme sıklığı Ahmet ile aynıydı. Birçok ortak yönleri ve beğenileri vardı. Ahmet, Ayşe’ye en sevdiği renk ayakkabıları yapıyor, Ayşe de bu çalışmalar sırasında Ahmet’e yorgunluk kahveleri yapıyordu. Emektar esnaf dostların yıllar süren bağlılıkları, dünürlüğe dönüştü yıllar sonra. Çok mutlu bir aile olmuştu Ayşe ile Ahmet. Akıllarında sadece bu aileye katılacak; kendisi küçük, hissettirecekleri büyük olacak birey vardı.

Genç çift, yuvalarını alın terleriyle ısıtıyor, işlerine dört elle sarılıyor, ikinci kuşak esnaflar olarak babalarının kurdukları dükkânları yaşatıyorlardı. Ayşe, evlenmeden önce ailesinin en çalışkan üyesiydi. Hem dükkânda hem de evde pire gibi çalışıyordu. Annesini evde, babasını dükkânda asla yormuyordu. Babasını kasaya gönderiyor, annesini dizi izlemeye yolluyordu. Aynı çalışkanlığını Ahmet ile kurduğu küçük ailede de sürdürüyordu. Sabah erkenden kalkıyor, Ahmet’in çorbasını ısıtıyor, kahvaltısından sonra evi derleyip toparlıyor, öğlen yemeğini hazırlayıp sefer tasıyla eşine götürüp öğleden sonra babasına yardım ediyor, akşam olunca da Ahmet’le birlikte eve dönüyordu. Umut doluydu Ayşe. Yarınların güzel ve huzurlu olacağına dair sarsılmaz bir inancı vardı. “Bu dünyada bir şey fazla olacaksa bu, inanç olmalı.” diye düşünüyordu.

Ahmet, işinde adeta bir sanatçı gibiydi. Babasının yıllar içerisinde oluşturduğu güven seviyesini, kaliteyle birleştirerek bambaşka bir seviyeye taşımıştı. Pırıl pırıl ve ferah bir dükkânı vardı. Ayakkabılarını tamir ettirmeye gelen insanlar içeriden çıkmak istemiyorlardı. Ayakkabıları onarırken arife günü alınan yeni ayakkabılarını, yastığının aklında saklayan çocuk heyecanı yaşıyordu. Evliliklerinden bir süre sonra o heyecanı, cama astığı bir çift mavi bebek ayakkabısıyla canlı tutuyordu. Kendi çapında bir totem yapmıştı. Bu ayakkabılar, dört gözle beklediği erkek çocuğu çağırıyordu. Çünkü Ahmet ile Ayşe aralarında bir anlaşma yapmışlardı. Doğacak çocukları kız olursa kahve dükkânında, erkek olursa ayakkabı dükkânında olacaktı. Oradaki işleri öğrenecekti. Ahmet vitrindeki bebek ayakkabılarına baktıkça oğluyla dükkânında geçireceği güzel zamanların hayalini kurarak bütün yorgunluğunu yok ediyor, işine dört elle sarılıyordu.

Günler ayları kovaladı; testler, doktor kontrolleri derken dokuz ay sonunda bir erkek bebek dünyaya gözlerini açtı. Doğum gayet rahat gerçekleşmiş, Ayşe’nin de bebeğin de sağlıklarında herhangi bir sıkıntı yoktu. Sadece doğumdan hemen sonra bebeği bir süre Ayşe’ye göstermediler. Doktor Ahmet’i odasına çağırdı. Ahmet’in heyecanı gözlerinden okunuyordu. Doktor bunu çok iyi gördüğünden omzuna dokundu ve sandalyeyi işaret etti. Güzel temennilerini sunduktan sonra doktor, bir gerçeği açıklaması gerektiğini söyledi. Ahmet’in heyecanı bir anda tedirginliğe dönüştü. Bir terslik olduğunu hissetti. Doktor bir dünya tıbbi terim saydıktan sonra Ahmet’in anlayacağı şekilde, bebeğin sol ayağının şu anda gelişimini tamamlayamadığını söyledi. Haftalık ve aylık yapılacak kontrollerle gelişimin izleneceği, ilaçlarla desteklenip hızlanabileceği gibi yığınla bilgi verdi ama Ahmet, bunların büyük bir çoğunluğuna odaklanamadı. Birden vitrindeki ayakkabılar geldi aklına. Hiçbir zaman birlikte giyilemeyecek olan; minicik, gökyüzü renginde, pamuk gibi yumuşacık, oğlu için özenle diktiği bebek ayakkabıları…

Günlerce ağladı Ayşe. Murat’ın ayağına her baktığında yanaklarından süzülen yaşlar, bacaklarını sürekli hareket ettiren yavrusunun ayaklarına düşüyordu. Sütünün, bebeğin gelişimi için ne kadar önemli olduğunu biliyorsa ayağına düşen gözyaşlarının da Murat’ı iyi edecek merhem olmasını istiyordu. Gelişimi için aldığı ilaçları, dualar ve gözyaşları ile içiriyordu. Ahmet, bu sahneleri gördükçe arka odaya geçiyor ve sessizce ağlıyordu. Kaderin, kendisine böyle bir oyun oynadığını düşünüyordu. Bütün insanların ayak sağlıkları için giydiği şeyleri imal ediyordu ancak kendi yavrusunun ayakları sağlıklı değildi. İşte tam da böyle düşünürken bir karar verdi Ahmet. “Oğlumun ayağını kimse benden iyi tanıyamaz ve ayağı sağlığına kavuşmasa bile ben, ona giyebileceği ayakkabıları imal edebilirim.” O andan sonra Ahmet, tüm bilgi birikimini ve tecrübesini, Murat’ın ayakkabıları için harcayacaktı. Önceliğini her zaman Murat’ın ayakkabılarına verecekti.

Yıllar sonra Murat, kendi isteğiyle babasının dükkânına geldi ve işi öğrenmeye başladı. Murat dükkâna ilk geldiği gün “Baba, bu vitrindeki mavi ayakkabılar kimin?” diye sordu. Ahmet hafif bir tebessümle “Onlar, benim hayatımın özeti ve sana olan mirasım.” dedi.

Alper Kaya

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...