Mavi Düş – II

Gece Gündüz
A A

Bugün köşe başında bekledim en ruhsuz hislerimi
Belki ben de hayata karışabilirim sevebilirim diye
O kadar uzak kalmışım ki o sevgisiz sevgi gösterilerine
“Bir daha sakın…” dediğim o eski duygularımı vermeyin bana
Kapım aralanmasın hayatın kötü mevsimlerine, sanki hiç olmamış gibi.
Susun, susturun melodiyi; düş o kadar uzakta ki imkânsız sanki
Aşkla, şehvetle değil bu sözler, yüreğini ekmek ve su etmiş
Tuzla buzun kıyısından geçmiş o merhamet aşığı kalbin sesleridir.

Belki anlamsız, belki uyumsuz ama anlamlı sözlerin dinletisi…

Hayatını sustur artık.

Yalan, yama sevgilerin esiri olduğunuz kalplerinizin tıkırtısı, karınca kalbinden daha mı hızlı atıyor?

***

Sahilde koşup duran çocukların, paten süren gençlerin arasında yan yana bisiklet sürüyorduk. Yaşamını doya doya yaşayabilen birkaç insan yüzü gördüm. Evet, dışarı çıkmak mantıklı bir karardı. Ama bunu ne kadar devam ettirebilirim, bilmiyordum. Daha eve girmeden bu düşüncelerin beni sarması huzursuzluk vermişti bedenime.

“Biraz dinlensek mi?”

“Tabi yoruldun sen.”

Bisikletleri durdurup boş olan bir banka doğru ilerledik. Bir ucuna ben bir ucuna o oturdu. Uzun zamandır hasret olduğum manzaranın tadını çıkarmak istiyordum. Ama içimi kemirip duran hislerim, resmen buna izin vermiyordu. Deniz, huzur verirdi. Suya kendini teslim etmek her zaman iyi gelirdi. Ama şu an kaçtığım ne kadar duygum, korkum var ise yüzüme vuruluyordu. Şu yaşıma sığdırdığım onca yaşanmışlığa hangi kelimem uyardı?

“Senin suçun, sadece yaşananları unutamamış olman, biliyordun değil mi?”

Yüzümü ona çevirdim. Haklıydı ama o her şeye şahit olmuş biri olarak bunu nasıl söylerdi? Kolay değildi benim için bu yaşam. Doğa içinde feda ettiğim onca yaşanmamış duygum vardı. Farkında olduğu sadece bir kısmıydı. Sanki ben unutmak istemiyor muydum? Bunu mu ima ederek davranıyordum yoksa?

Ne olabilirdi bu hayatta benden, ondan başka; benim dünyamda ne olabilirdi?

Bir anda oturduğum o banktan fırlayarak kalktım. Olanca gücümle koşmaya başladım. Doğa’nın bağırmasını duymamak için daha, daha da hızlı olmaya çalıştım. Yolun kenarında kalan büyük bir binayı gözüme kestirdim. Ona doğru yöneldim. Düşünmeden girdim içine, basamakları hızlı hızlı arşınladım. Tek düşündüğüm, bunun delilik olduğuydu. Ama ben de pek sağlıklı sayılmazdım. En üst kata gelince binanın iç kapısını açtım ve terasa yöneldim. Terasın etrafını saran betona çıktım. O nasıl güzel bir manzaraydı öyle. Gözyaşlarımın arasından gördüğüm, buğulu ama güzel manzaraya odaklandım. İki elimi açtım kuş gibi. O an Doğa’nın korkmuş sesine kulak verdim. Zar zor bana yetişebilmişti. Arkamı döndüm ve ona baktım; gözleri yaşlı ve korkmuş bir hâlde bana bakıyordu. Biliyorum, bu yaptığım saçmaydı. Ama doğru olan da bu değil miydi? 5 senedir delice kendini eve kapatan ve yaşananlardan kendini sorumlu tutan bu kızın, ölüp yitip gitmesi kötü müydü?

“Sakın beni yalnız bırakmak gibi saçma düşüncelere kapılma. Beni, sensizliğe mahkûm bırakma. Zaten en büyük cezam değil mi senin yanında kendimi bulamamak? Daha ne istiyorsun benden?”

Acı olan nefesini de alıp olduğu yere, dizlerinin üstüne yıkıldı.

Evet, normal bir insan gibi davranamıyordum. Evet, onu yalnızlığımın o sessiz uğultusuna hapsetmek istiyordum. Ama uzun sürmezdi zaten. Yerim dolardı, neden bu tavırlar?

“Bencilce de olsa gitmek istiyorum. İzin ver artık. Kopayım senden, bu hayattan, yaşamdan kopayım artık…”

“Hayır!” diye haykırdı ve koşar adım yanıma geldi.

Benim engellememe izin vermeden, olduğum yerden çekip alıverdi beni. Öylesine kendini kaptırmış ağlıyordu ki ağzımı açıp tek kelime edemiyordum.

“Benim sana yaptıklarım mı seni bu karara iten? Ben miyim seni zorlayan?”

“Hayır.”

“O zaman ne, söyle bana; nedir bu kafandaki? Yetmedi mi cezamız, yetmedi mi yaşayamadıklarımız? Söylesene ben, ne zaman saracağım yaralarını; ne zaman sana doya doya bakıp ‘Bu kız benim…’ diyebileceğim?”

Onun ağlamasına bu sefer benim de ağlamam karıştı. Evet, aptalın tekiydim. Kendini bilmekten aciz, kafasını kullanamayan biriydim işte. Neden artık konuşmuyordu kelimelerim? Neden anlatmıyordu onu ne kadar sevdiğimi? Kollarından ayrılıp gözümdeki yaşları sildim. Yavaşça olduğum yerden doğruldum. Binadan çıkmak için ilerledim. O da arkamdan gelmeye başladı. Artık ağlamıyordum. Sahi ben, onun korkusuna ağlamıştım, değil mi? Bu adam, tüm duvarlarımı yıkabiliyor… Binadan çıktıktan sonra hatırladığım yerden geri dönmeye çalıştım. Çocukluğumun geçtiği sokaklara yöneldim. O kadar boştu ki şimdi. Ne bir çocuk sesi ne bir esnaf… Yaşıyorlardı ama eskisi gibi değillerdi. Kendi evimin önüne gelince durdum.

O kapıdan girmek istiyor muydum cidden?

Yine eski ben olacak mıydım? Kafamdaki hangi kelimeyi, hangi cümleye ekleyecektim? Sesim, yine ağır gelecek miydi bana? Doğa’ya baktım. Soğuk ve hissiz bakıyordu bana. Korkunun diyeti buydu galiba.

“Al bu anahtarı, eve gir, kapıyı kilitle ve beni bekle.”

“Ama…”

“Aması yok, geliyorum yarım saate. Uslu uslu bekleyeceksin beni bu sefer; biz cezalı olmayacağız, sadece senin cezan olacak, beni bekleyeceksin.”

Sinirlenip apartmana girdim. Basamakları yavaş yavaş çıktım bu sefer. Evime girdim ve kapıyı kapattım. Kilitlemeyecektim, korkmayacaktım artık. Odama geçip bozuk olan yatağıma, üstümü başımı değiştirmeden, suratımın o hâlini toparlamadan girdim. Yorganı, kafamı kapatacak kadar çektim. İçinde kaybolup gitmek istiyordum. O yorgunlukla uykuya dalmışım…

Tıkırtılara uyandım. Yavaşça doğruldum yataktan. Yan odamdan gelen tıkırtıları daha fazla duyunca kalktım ve odadan çıktım. Aralık olan kapıdan Doğa’yı gördüm. Odanın içinde koliler ve bavullar vardı. Ne yani; o da burada mı yaşayacaktı? Beni fark edince bana döndü ve gülümsedi:

“Canlı bir ceza olarak artık buradayım güzelim.”

Yanında, Yanı Başında, Solunda, Soluğunda, Kalbinde değil Aklında.

Bu yazının diğer bölümlerini okudunuz mu?

Ahsen Aybüke

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...