Mavi Düş – I

Gece Gündüz
A A

Ne zaman susarsak o zaman kaybediyoruz!

Ben ne zaman ben olmayı bıraktım, bilmiyorum. Ne zaman gücüm kuvvetim kendime bu kadar uzak geliyordu acaba?

Düşünmek istemiyordum. Bu kötü hayatı düşünmek, bilmek, tanımak istemiyordum. Susarak kaybetmeyi tercih ediyordum.

Sözlerimin, yine kendimi yanıltmasından korkuyordum.

Çelişkilerin ortasında boğulmaktan yoruluyorum. Hangi yolu seçersem seçeyim öyle ya da böyle kendi seçimim olacak. Ama hep saklanıyorum. Bahanelerle süslüyorum kararlarımı, onlar olmazsa kararlarımın bir anlamı yok gibi geliyor. Hep bir açıklama yapma mecburiyeti de ekleniyor.

Neden? Neden yaptın?

Kelimeler, bu kadar keskin ve net. Açıkla sen, neden sen olduğunu; kararlarını ona da haykır.

Yapamazsın ama değil mi?

Sabahın o hep hüzün vakti 5’inde gözlerimi kapatamadım huzursuz bir uykuya. Sözlerimden korktum, sesimi çıkaramadım. Kendi sesimden korktum, konuşamadım. Duvara yasladım sırtımı; sanki bir tek onlar anlar gibi beni. Sabahın huysuzluğunda başımı çevirdim güzelliğe açılan penceremden; kimse korkmuyordu sesinden, soluğundan, yaşamaktan. Kendini kısıtlayan, cezalandıran sanki sadece bendim ve buna devam edeceğim gibi duruyordu.

Neden susturamıyorum kafamda dolaşan düşüncelerimi?

Neden kendimi olduğum gibi kabullenmiyorum?

Ağlamaktan neden korkuyorum?

Benim, ben olduğum zaman çocukluğumla sınırlıydı galiba. Kanatlarımı hürce çırparken aklıma gelmeyen, beni 4 duvara sıkıştırmayan düşüncelerim vardı. Hayallerim, karanlık değil aydınlıktı. Dilimden eksik olmuyor nedense hep ikilemler. Araf’ta kalmayı kendime eş sanırım. Yaptıklarım da bunu destekler. Ben hep sustum. Hakkım olan benden alınırken de haklıyken de üzgünken de neredeyse hep ama hep…

Sanki hayatım başkalarınındı; ben de emanet almıştım bu hayatı etrafımdaki insanlardan. O kadar bensiz bir ruha sahiptim. Bastırılmış duygulardan oluşan, kırılmak nedir unutmuş olan biri oluvermiştim.

Soğuk ve acı kahvemden bir yudum daha aldım. Sahi ne ara sütsüz ve şekersiz olmuştu kahvelerim?

Sütü, daha fazla eklemek için kahve çekirdeklerini az koyuşum ve şekerleri, tat versin diye iki adet atışım en son ne zamandı? Büyümek, böyle acı şeylerden edebiyat yapabilmek değil; yaşam standartlarını, aslında olacağın kişiye yönlendirmek oluyor. Aslında sen, o kahveyi hep sütsüz ve şekersiz içecektin. Ama zamanı değildi, büyümemiştin daha sen.

Birazdan uyanacak olan bir sürü insan vardı. Herkes dünkünün benzeri olan bugüne umutla bakacaktı belki de. Bense odalarda sıkışıp kalacaktım. Soranlara yaramı asla gösteremeyecektim.

Kapının sesine irkildim. Bu saatte gözlerine alıştığım, en büyük “keşke”m olan adamdan başkası gelmezdi. Kapıyı açışımda o gülümsemesi, hayata olan sevinci yine beni karşıladı. Ben, sadece onu rahatlatabilecek, “Bak, yine uyandım bugüne.” dercesine dudaklarımı kıvırdım gülümser gibi. İçeriye geçmesi için geri çekildim. Ayakkabılarını, hep koyduğu yere bıraktı. Onun yeri önemliydi, bu bir alışkanlık olursa aile gibi olurmuşuz. Ben, pek inanmadım ama o, heveslenirdi hep; ben de itiraz etmezdim.

Kitap okuma köşemize geçtik. Tabii ilk önce kahvemi tattı. Soğuk oluşundan yüzünü buruşturdu. Yine uyumadığımı anlamıştı. Uyusaydım o kahve, yeni yapılmış ve sıcak olacaktı, biliyordu. Korkak, küçük kızlar gibi olmadım ama özür dilercesine de bakmadım. Bana baktığında sadece ne yapabilirim dercesine ellerimi iki yana açtım ve yerime kuruldum. Bugün, bana güzel kitaplar okumalıydı. Bu sefer yaşamak için sebepler aramalıydım. Bunu yapmalıydı. O güzel, ninni gibi etkisi olan sesini işittim. Kelimelerin yüzümü güldürmesi güzel olmuştu. Evet, evet; bu okuduğu şey güzeldi. Sevinircesine baktı gözlerime. Bu sefer oldu gibiydi sanki.

Uzun uzun okuyacak yine sanıyordum. Ama bir sayfa okuyup sehpaya koyuverdi kitabı.

“Merak etmeni istiyorum. Artık her güne bir kitap sığdırıp seni, sonlara alıştırmaktan yoruldum.”

“Bu neydi şimdi?” tepkimi nasıl anlatırdım ben şimdi ona?

Nasıl kızardım; “Her gün, hiçbir beklentin olmadan yaptığın görevine devam et.” diye nasıl derdim?

Yavru köpek bakışı bile atmadan yüzüne, normal bir ifadeyle baktım. Sanki eşsiz bir insanmışım gibi mutlu gözlerle o da bana baktı. Saatleri kovaladık belki öylece oturduğumuz yerde. Arada bir ağlaması olmasa güzel olabilirdi tabii. Fazla duygusal tavırları vardı. Benim tepkisizliğim, onun şaşkınlığına yol açardı. O, yaramı görmek için çabalayan tek insandı. Ben ise derdime deva olmasına, çare olmasına izin vermeyi beceremeyen bir aptal idim. Tek yapabildiğim, ona yük olmaktı. Ruh hastası gibiydim; hatta öyleydim. Psikolojik sorunlarım vardı bana göre.

“Doğa, hadi kalk gidiyoruz; ben, yaşamak istiyorum. Sahile gidip bisiklet sürelim mi?”

Şaşkın şaşkın suratıma baktı. Tamı tamına 5 yıldır bu kapıdan dışarı çıkmadığımı biliyordu. Lafımı ikiletmeden kafasını salladı. Bisikletlerimizi depodan çıkarmak için aşağıya indi. Ben de bu ölü kasvetini az da olsa üzerimden atmak için üstümü değiştirmeliydim. Odama yöneldim ve dolabımın karşısına geçtim. Üstüme yabancı gelen, uzun süredir giyilmeyen o kıyafetleri giydim. Saçımı, her zamanki gibi tepeden toplayıp bıraktım. Odadan çıkıp spor ayakkabılarımı giydim. Yepyeni duruyorlardı. Ayaklarıma bakıp güldüm. Anahtarımı alıp çıktım evden. Apartmanın girişinde beni bekliyordu. Yüzünde bir bayram havası vardı. Mutlu olmuştu; ona yük değil gibiydim şu an. Bisikletlerimizi tutarak yürümeye başladık. Yolda beni gören komşularımdan kimisi Doğa’ya minnettar; kimisi bana meraklı ve şaşkın bakışlar yönlendirdi. Evet, onun benim yanımda yeri vardı. Güneşin, gözlerimi acıtmasına aldırmadan yüzümü ona çevirdim. Şapkamın altından attığım o minnettar bakışlara daha fazla dayanamadı ve bana sarıldı.

“Sen inanırsan bu hayat çok güzel olacak…”

“Umarım dediğin gibi olur…”

Şimdi sokakta, bir elimiz bisikletlerde bir elimiz birleşik yürüyorduk. Arkamızdan bakanlar, sadece aşkı görüyordu; biz ise bambaşka rüyaları.

Bu yazının diğer bölümlerini okudunuz mu?

Ahsen Aybüke

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...